Pazar, Aralık 30, 2007

MUTLU YILLAR





Herkese sevdikleri ile birlikte sağlık, mutluluk ve huzur dolu yeni bir yıl diliyorum. 2008 herkese hayırlı olsun. Bu da benden hepinize yeniyıl hediyesi olsun:)))))

Cuma, Aralık 28, 2007

Yerli Malı




Hep yabancı, hep yabancı. Bu Cuma'da bizden olsun dedim. Nasıl iyi demiş miyim?

Perşembe, Aralık 27, 2007

Cevap Veriyorum

Pakize Suda'nın başlığını çaldım ama benimki okur mektuplarına cevap değil, sevgili Pınar'ın sobesine cevap

1. Blog yazmaya ilk defa nasıl başladın?

Pek çok blogger gibi ben de ilk kez yemek tarifi ararken "portakal ağacına" rastladım. Onun verdiği linklerden ilk olarak Koyubeyaz'a ulaştım. Onu ve yazılarını çok sevdim. Oradan da diğer bloglara göz atmaya başladım. Bir süre sessizce, sonra yorum yazarak takibe devam ettim. Sonra da "eee, ben niye bir blog açmıyorum?" dedim ve macera başladı.

2. Blog yazılarının konusunun belli bir çizgide olması için özen gösteriyormusun? Yoksa içinden geldiği gibimi yazıyorsun

Ben içimden geldiği gibi yazıyorum. Çoğunlukla günlük olaylar , bazen ülkenin içinde bulunduğu durum, okuduğum bir haber ya da köşe yazısı. Yani anki ruh halime göre yazı konum değişebiliyor.

3. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musun ?

Zaten o yüzden bir süre yazmayı bıraktım. Yalnızca yazmak içn değil, diğer blogları tajip edeyim, yorum bırtakayım derken günümün çok büyük bir kısmı b.sayar önünde geçmeye başladı. Bir ara okuduğum blog sayısı 60'dan fazlaydı. Artık kendime saat koydum. Herşey dahil (otel tarifesi gibi oldu) 1 saatten fazla kalmamaya çalışıyorum şu aletin başında.

4. Blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraş iken, şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Üstteki cevapta da belirttiğim gibi, öyleydi ama artık değil. Bazı günler ne b.sayara giriyorum ne de bloğuma ve yorumlara bakıyorum.

5. Blog yazmayı ne kadar sürdüreceksin?

Bakalım, allah bilir:))

Sonuç: blog yazmayı da , okumayı da seviyorum. Şimdilik gittiği yere kadar da gidecek.

Pazartesi, Aralık 24, 2007

Yaz Geldi:)))




Malum, 21 Aralık geçti, gitti. Artık günler uzamaya başlıyor. Şunun şurası saatleri ileri almaya da 3 ay kaldı. Eh, yaz geldi sayılır.

Herkesin geçmiş Kurban Bayramını kutluyorum. Çok güzel dinlendik. Her sabah saat 10.30-11 gibi kalktık. Güzel ve uzun bir kahvaltıdan sonra aile büyüklerini ziyaret edip, bayramlarını kutladık. Bu bayram fazla kasmadık, sanki daha rahat yetiştik her yere. Zaten ilk gün k.validede tüm aile kahvaltı ettik. Daha sonra eşim kurban işini halletti. Akşam da annemde yemekteydik. 3. gün görümcemde yine toplu kahvaltıdaydık. Bayramın en güzel sürprizi evlenince Ankara'ya taşınan ve en son 3 ya da 4 yıl önce gördüğüm bir arkadaşımın ziyareti oldu. Birkaç saatliğine de olsa onları görmek güzeldi.

Artık yılbaşı heyecanı sardı. Herkese alınacak hediyelerin listesi yapılacak. O gece arkadaşlar (her yıl olduğu gibi) bendeler. Alışveriş ve temizlik var. Cumartesi günü ise yılların alışkanlığı, yine çok sevdiğim bir arkadaşım ile buluşup yılbaşı öncesi kutlamamızı yapıp, birer kadeh beyaz şarabımızı içeriz. Her zaman gittiğimiz yerin Bostanlı şb.si kapandığından bu yıl uzun bir aradan sonra yine Alsancak'tayız. Bu hemen hemen 1989'dan beri sürdürdüğümüz bir gelenek. Umarım daha uzun yıllar devam eder.

Pazartesi, Aralık 17, 2007

Son günlerde

Son günlerde neler yaptım?

*Yaşamın Kıyısında'ya gittim
*Ayşe Kulin'in "Veda"sını okudum
*Elif Şafak'ın "Siyah Süt" ve Oya Baydar'ın "Kayıp Söz" kitaplarını internetten ısmarladım
*Facebook'a takılmak istedim. Üstelik de sahte bir isimle. Yaşım ve cinsiyetim doğruydu. Yalnızca eski arkadaşları aramak içindi. Bir sürü tanımadığım insandan "merhaba"mesajı geldi. Çok ilginçtir ki hepsi de erkekti.Facebook'u iptal ettim, bir daha da girmem. Bu arada baktım bizim bankanın hepsi orada, özellikle kıl olduğum insanlar. Bu da ikinci sebepti facebook'tan nefret etmeme. Yani yazmama sebebim facebook'a takılmak değildi, bunu da belirteyim dedim.
*Lost'un daha ilk sezonunu seyredebildim. Şubat'a kadar diğer 2 sezonu da izlemek istiyorum. Ama öyle acayip sarmadı beni. Heroes daha güzel:))
*Hayatımda ilk kez kumkuat denen meyvayla tanıştım, yazlığa aldık ve ektik. Üzerinde meyvesi vardı yedim, limonla mandalin arası ama azıcık da acımsıydı. Meğer meyveleri Nisan gibi olurmuş. Eeee, keçinin bilmediği ot misali...
*Bu arada benim blog 2 yaşını doldurmuş, kutlu olsun.

Cuma, Aralık 14, 2007

Veeeeee



Beklediğiniz cuma güzeli bu kez Sawyer. Ben de geçenlerde şu Lost çılgınlığına acık ucundan takıldım. Açıkçası Heroes konu itibarı ile beni daha çok çekiyor. Ama hakkını vermeli ki Lost'taki manzaralar ve manzaralar(!) daha güzel.

Pazartesi, Aralık 10, 2007

Döndüm (mü)?

Uzuuun bir süredir yazmadım, yazamazdım, elim gitmedi. Özel bir nedenden ya da depresiflikten falan değil, canım istemedi yalnızca. Hala da çok hevesli değilim ama içime kaçan yılbaşı böceği nedeni ile hem biraz blogda değişiklikler yaptım, hem de elim değmişken 2 satır da yazayım dedim.

Benim cephede çok fazla değişiklik yok. Eşim emekli oldu ama (şükür) çalışmaya devam ediyor. Oğlum Lise 3'de (Lise 4 de okuyacak. O yüzden daha ÖSS stresi başlamadı). Kuzenim evlendi. Onun dışında anam-babam sağ ve sağlıklı. Daha ne isterim, di mi?

Şu bilgisayara esir olmaktan kurtulmak istememin de yazmamamda etkisi var. Geçen kış bazen sabah 9'da oturup öğlen 3'te başından kalktığım oluyordu. Artık aramızda seviyeli bir beraberlik var, fazla samimi değiliz. Bilgisayarın başında 1 saatten fazla oturmamaya çalışıyorum. En önce i.t.iraf.com , ardından mailler, sonra birkaç gazete ve köşe yazarı ardından da birkaç blog okuyorum. Bu arada Sugibicim doğum yaptı, maşallah çok güzel bir oğlu var. Çoğunuzun zaten haberi vardır. Analı babalı büyüsün inşallah. Blogları okusam da pek yorum bırakmıyorum. Çünkü herkese 2 satır bile yazmaya kalksam epey zaman alıyor.

Neyse, gene ipin ucu kaçtı, uzun uzun yazmaya başladım. Tekrar görüşmek üzere

Cuma, Haziran 15, 2007

Hoşçakalın

Malum okullar kapandı. Küçükbeyden fırsat bulabilirsem bilgisayara girebiliyorum. Mesela şimdi baskete gitti de bana kaldı bilgisayar. Maşallah sabah 9'da mesaiye başlar gibi açıyor ve allah ne verdiyse, gece yarılarına kadar oyun oynuyor. Kısaca bana bilgisayara bakacak zaman bile kalmıyor. O nedenle yaz sonuna kadar yazamayacağım. Ama ara ara gelip, bloglarınızı okuyup yorum bırakacağım. Eylül'e kadar hoşçakalın.

Cuma, Haziran 08, 2007

Bu da Nostaljik Yabancı Güzeller




Bugün kışlık sinemalarımı anlatacağım için Steve Mc Queen resmi koydum. Toprağı bol olsun, çok yakışıklıydı. Bir çeşit eski zaman Bruce Willis'i. Yakışıklı, serseri, esprili, falan filan.

Evvelki günkü postta yazdığım gibi kışlık sinemalara gitmeye 2 yaşında başlamışım ama o kadar eskiyi hatırlamıyorum tabii. Hatırladığım ilkokulda olduğum dönemler. Eh, yaz bitmiş, o zamanlar tv de yok. Pazarları 14 ya da 14.30 seansı ailece sinemaya gittiğimiz seanstı. Bazen halamın kızları da alırdık. Onlar da sinema tutkunudurlar. Karşıyaka'da o zaman yabancı film oynatan 2 sinema var Efes sineması(ki şu an Karşıyaka Devlet Tiyatrosu) diğeri Elif sineması(şu anki Deniz sineması) Ayrıca Türk filmi oynatan Melek (galiba şu an sahilde Özsüt'ün falan olduğu yerler) bir de Ses sineması(o da şu an Ses Pasajının olduğu yer) var kapalı olarak. Neyse pazar günleri annem, babam, ben ve kardeşim(anneannem kışın teyzeme giderdi) doğru Efes ya da Elif'e gideriz. O zaman numaralı bilet uygulaması yok. Sinemalar da öyle cep sineması değil. Alt kat kocaman, üstte ise balkon var alt salonun 2/3'ü kadar. Kapılar açılınca biz koşa koşa balkona çıkarız ki balkonda en ön sıradan yer kapalım diye. Tabi içeri girmeden mutlaka patlamış mısırlar ve içecekler alınıyor. Ama her hafta gidiyoruz. Yalnız büyükler için olan filmlere değil, çocuk filmlerine de giderdik. Beni en çok etkileyen filmler Mark Lester'ın başrolünü oynadığı Oliver Twist ve Küçük Şahit ile şu an detaylarını bulamadığım "çölde kaybolan çocuk" filmi. Yukarıdaki o sarışın çocuk da benim çocukluk aşkım(8-10 yaşlarım) Mark Lester. Aslında o resmi buraya koymak istemiştim ama beceremedim, sürekli yukarı atıyor resmi.Neyse, yakışıklıymış ama , di mi? Bu arada Wang Yu'lu "Tek Kollu Kahraman" serilerini de kışlık sinemalarda izlemişimdir. Charles Branson'ın "Yağmurla Gelen Adam", Jeanne Moreau'nun "Siyah Gelinlikli kadın", bir sürü Alain Delon- Jean Gaben filmleri, daha adını ve oyuncularını hatırlayamadığım bir dolu film. Bazen kanallarda rastladıkça "aa, ben bunu izlemiştim" oluyorum.

Bir de annemle gittiğimiz kışlıklar var. İlkokulda hep öğlenciydim. İşime de gelirdi, çünkü sabah uykularını sever(d)im. Ortaokula başlayınca sanırım ilk 1-2 yıl Cumartesileri okula gitmeye devam etmiştik. Bu nedenle Çarşamba günleri 4 ders yapıyorduk ve ben saat 12'de okuldan çıkıyordum. O günde, genelde Türk filmi oynatan kapalı sinemalarda "Kadınlar Günü" olurdu. Fiyat yarı yarıya falan. Bütün kadınlar çoluk çocuk doldururdu sinemaları. Annem de beni ve kardeşimi alır, sinemaya giderdik. Tüm o Tarık Akan'lı filmleri kışlık sinemalarda izlemişimdir. "Beyoğlu Güzeli"nde ne kadar ağladığımı hala hatırlıyorum. Sonra "Mavi Boncuk" filmi falan. Bu arada kadın artistlerden Filiz Akın favorimdi(ki hala öyledir) , bir de Emel Sayın çıkınca ona da hayran olmuştum. Hala da hem kendini hem sesini çok beğeniyorum. Orta 3'e geçtiğim yıldı sanırım, Cumartesiler de tam gün tatil oldu. Bu durumda bizim Çarşamba günü de tam gün okullu olduk ve benim sinema sefalarım bitti. Haftasonu gidiyorduk ama haftaiçi annemin kardeşimle gittiğini bildiğimden , ne yalan söyliyeyim çok kıskanıyordum onları. Ama kardeşim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Çünkü o çok sıkılırdı kışlık sinemadan. Şans işte. O istemez giderdi, ben istediğim halde gidemezdim.

Yıllar geçtikçe yazlık sinemalar kapansa da, kışlıklara gitmeye hep devam ettim. Yalnızca oğlum doğduktan sonra ilk 3-4 yıl gidemedik. Ama sonra çocuk filmleri bile olsa, gitmeye başladım. Hele şimdi, şükür emekliyim ve istediğim filme gidecek zamanım var.

Perşembe, Haziran 07, 2007

Nostaljik Güzel



Dünkü postla bağlantılı olarak bugün, gençlik aşkımın gençlik resmini yayınlayayım dedim. Bakın, yakışıklılığı ile ilgili sakın ola olumsuz yorumlar yazmayın, hayallerimi yıkmayın, kalbinizi kırarım sonra, peşin peşin söyliyeyim:))) Laf söyletmem Ferit'ime.

Bir gazetenin ekinde röportajını okumuştum Tarık Akan'ın. O zamanlar yaş daha 12-13 falan. Röportajın sonunda da resim isteyebileceğimiz bir adres vardı. Yazdım, istedim, gönderdi. Resmin geldiği günkü sevincimi unutamam. Her an gözümün önünde olacabileceği bir yere koymuştum resmi. Şu an acaba nerededir o resim? Bu kadar taşınma arasında kaybolup gitmiştir herhalde. Yine de annemlere gidince fotoğrafların durduğu emektar büfeyi bir karıştırayım bakayım. Belki de bulurum.Bu arada karar verdim, pazartesi de sizlere çocukluğumun kışlık yani kapalı sinemalarını anlatacağım.

Pazartesi gidemediğim için bugün annemlere gidiyorum, halamın kızları da gelecekmiş. Yarın da bir arkadaşımla buluşacağız. Ya Cuma akşamından ya da Cumartesi sabahtan Çeşme'ye gideceğiz. Bugün sabaha karşı şakır şakır yağmur yağdı ve gün içinde de yağmaya devam edecekmiş. Ama yarından itibaren yine günlük güneşlik. Belki hafta sonu denize girebiliriz.

Bugün iş çok. Tüm kartların ve ev kredisinin ödeme günü bugün. Ben kendimi sokağa atıyorum. Herkese kolay gelsin.

Çarşamba, Haziran 06, 2007

Yazlık Sinemalar




Aslında daha büyük ve güzel resimlerini koymak istemiştim eski yazlık sinemaların. Ama bulamadım, bunlarla idare edin. Geçen postta "Ihlamurlar altında" dizisi ile ilgili yazarken bahsetmiştim eski Türk filmlerinden. Bugün biraz nostalji yapmak istedim.

Babam gençliğinden beri tutkundur sinemaya. Eskiden 32 kısım tekmili birden ifadesi ile neredeyse sabah girilip karanlıkta çıkılan filmler oynarmış sinemalarda ama tabi bunlar kapalı sinemalar, yazlık değil. Tüm eski filmleri, oyuncularını bilir babam ama kendi telaffuzu ile:)) Örneğin geçenlerde bir tv kanalında eski bir filme rastladım. Babamı arayıp "Baba ... kanalında Stüvırt Grencır'ın filmi var dedim ama babamdan tık yok. Sonra "yani Stevart Granger" deyince anladı. Telefonu kapadıktan sonra çok güldüm ama n'apsın babacım, onun zamanında Oxford vardı da babam mı gitmedi, di mi?

Her neyse, evlendikten sonra annem de babama uymuş, 2 genç o sinema senin bu sinema benim hep gezmişler. Eh, eskiden zaten başka da eğlence pek yok. Ben olmuşum. Annem anlatır, 1-1,5 yaşlarındaymışım. Ben-Hur filmi gelmiş. Tabi babam gitmek için çıldıryor. Beni ilk kez amcamlara bırakacaklar. Annemin içi rahat değil. Nasıl gittim, nasıl izledim, nasıl döndüm anlayamadım der hep. Ama amcamlara bir gitmişler ki, yengem salona çingen salıncağını kurmuş, ben içindeyim, şarkılar, türküler, dönüp bakmamışım bile onlara. Rahmetli amcacığımın o zamanlar 2 oğlu olduğundan (şimdi 3)kız çocuklarını çok severdi, yengem de ki hala görüşüyoruz çok iyi bir insandır. Babam beni öyle görünce anneme bak kendini üzdüğüne değdi mi? demiş. Eee, ana yüreği işte.

O zamanlar kapalı sinemalara küçük çocuk almıyorlar. Ama eskiden her yer küçük, herkes birbirini tanıyor. 2 yaşımdan itibaren babamlar beni de sinemaya götürmeye başlamışlar. Ben de sessiz sessiz izlermişim filmleri. Yalnız sinema sahibi rica edermiş. Abi, belediyeciler dolaşırken çocuğu saklayın, ceza yemiyeyim diye. Ben de zaten ufak tefek. Belediyeciler dolaşırken yatarmışım annemle babamın dizine. Üzerime ceketlerini paltolarını örterlermiş. Ben de gıkımı bile çıkarmazmışım. Sonra mazallah, film yarım kalır:))

Yaz geldimi de en büyük eğlence yazlık sinemaya gitmekti. Bulunduğumuz yerde birbirine çok yakın 3 tane yazlık sinema vardı ve filmler 3 gecede bir değişirdi. Biz de tüm yaz boyunca döne döne bu 3 sinemaya gidip tüm filmleri izlerdik, tabi arada misafir geldiği olunca kaçardı bazı filmler. Yazları anneannem bizde kalırdı. Akşam yemeğinden kalkar kalkmaz anneannem beni alır,minderlerimizi koltuklarımızın altına sıkıştırır, doğru sinemaya giderdik. Ancak yol üzerinde çok önemli bir işimiz vardı, olmazsa olmazımız. Sinema çiğdemsiz(ayçekirdeği) çekilir mi? Yol üzerindeki Çiğdemci Mustafa'mızdan 5 külah çiğdem alırdık. Anneme, babama, bana, kardeşime ve anneanneme. Bu Çiğdemci Mustafa'mız eski bir puseti tahtayla dolap gibi yapmış, içine piknik tüp koymuş, dolabın üzerine koyduğu tablaya tüm çiğdemleri sermiş ve altta yanan tüp sayesinde her daim sıcacık çiğdemler elde etmiş, akıllı bir girişimcidir. Üstelik henüz 15 yaşlarındaydı. O da mahalledeki abilerimizdendi. Ha, be o zamanlar 9-10 yaşlarındayım.

Eh, çiğdemlerimizi de aldık, sinemaya girdik ama ben kurtlu peynir, yerimde oturabilir miyim? Elimde çiğdem , tüm sinemayı tavaf ederdim. Çünkü tüm duvarlarda yaz boyunca oynayacak filmlerin afişleri olurdu. Hepsine bakar , beğendiklerim olursa koşa koşa anneannemin yanına gelir "... filmine de geliriz di mi anneanne?" diye işi garantiye almaya çalışırdım. Bunlar benim özgürlük anlarımdı. Çünkü biraz sonra, sofrayı toplayıp, bulaşıkları yıkayan annem, babamı ve kardeşimi de alıp sinemaya gelirlerdi. Babam pek dolaşmamıza izin vermezdi.Herkes birbirini tanıdığından arada gizli bir anlaşma var gibiydi. Herkes hep aynı yerlere otururdu. Bizim oturma düzenimizde sıra başına anneannem, yanında bir boş iskemle( azıcık şişmandı rahmetli anneannecim, sıkılırdı) sonra annem ve babam. Öndeki sırada ise ben ve kardeşim. Tabi biz çiğdem canavarları ilk filmde çiğdemi bitirirdik. O arada babam bize gazoz alırdı. O zamanlar Su-Ga, Cincibir sade ve portakallı , bi de Sinalco Cola diye kolamsı bir içecek vardı. Bir de büyük olasılıkla sinema sahibinin karısının elleri ile yapıp küçük cam şişelere doldurduğu ayranlar. Ben (hala dahada) gazoz , kola pek sevmem. Ayran varsa ondan içerdim, ama o da her zaman olmazdı. Ayran yoksa babam 4 tane gazoz alırdı. Bilirdi ki ben her zamanki gibi ilk yudumdan sonra pişman olup gazozu ona vereceğim. Bu da hiç değişmezdi. Ben her sefer içicem diye gazozu alır,ilk yudumda yüzümü ekşitip baba al, sen iç diye babama verirdim gazozu.

Bir diğer ritüelse çiğdem konusundaydı. Anneannemin elbiselerinde her zaman 2 büyük cep olurdu. O, çiğdemlerini buraya koyardı. Eh, biz kendi çiğdemlerimizi bitirmişiz, ayran , gazoz ne varsa içmişiz, ikinci filme bir şey kalmamış. Hemen ben ve kardeşim arkamıza döner "anneanne, çiğdem var mı?" diye sorardık ki hiç bir zaman "yok" cevabı almadık ondan. Hemen elini cebine daldırır, bir avuç bana, bir avuç kardeşime verirdi. Biz de onları bitirene kadar yer, gene arkamıza döner, ondan yeni çiğdem isterdik , ta ki onunkilerin de dibine darı ekene kadar. 2. film de bittiğinde çiğdemler bitmiş olur, biz de film hakkında yorumlar yapa yapa eve dönerdik. Yoo, durun daha hemen uyumak yok. Yaz günü, okullar tatil, hele Temmuzsa babam da yıllık izinde. O yüzden ertesi sabah herkes uyuyabilir. Eve gidince bahçede oturulur, annem koca bir kayık tabak dolusu buzzzz gibi karpuzu keser getirirdi.Yani en son üste cila olarak karpuz da yenir ondan sonra mutlu, mesut yatılırdı.

Çocukluğun, mutlu, mesut, gamsız günleri. Affan Dede'ye para saysam, satar mı bana çocukluğu mu?

Pazartesi, Haziran 04, 2007

Yaz Geldi:)))))



Aslında yaz 1 Haziran'da yani cuma günü geldi ama ben o gün çok telaşlı olduğumdan algılayamadım. Neyse, sonunda benim mevsimim geldi. Yukarıdaki resimdeki yer Çeşme'de Pırlanta plajı, bizim eve 300 mt. mesafede. Burası Çeşme'de tek Kite Surfing yapılan yer. Ben tabi sadece seyrediyorum, o kadar gözü kara değilim. Bu Kite Surfing neyin nesi diyorsanız buraya bakın, resimler harika.

Cuma akşamı 11 kişiydik. Uzun uzun anlatmayacağım. Kısaca yedik, içtik, muhabbet ettik, çok güldük, çok eğlendik. Ben bir tek Ihlamurlar Altında'yı kaçırdığıma üzüldüm ama Pazar günü zaplarken baktım tekrarı vardı. Zevkle izledim. Şu an tv'de izlediğim 2 Türk dizisinden biri. Diğeri Avrupa Yakası. Biliyorum, dizi eski Türk filmi kokuyor ama n'apayım, 2 yaşından beri sinemaya giden ve hayatının ilk 15 yılı özellikle yazın her gece yazlık sinemalarda geçen biri olarak çok seviyorum bu diziyi. Zaten dizinin jeneriğininde de eski Türk filmlerine saygılarını gönderiyorlar.

Haftasonu k.valideler doktor randevuları nedeni ile İzmir'e geldiler. Bu gece de onları yemeğe çağırdım. Tabi, alt kattaki ablasını da. O yüzden bugün anneme gidemeyeceğim. Yarın temizlik. Herhalde Çarşamba'ya anneme giderim. Bu haftasonu Cuma akşamından Çeşme'ye gitmek istiyoruz. Kısmet. Belki yazın ilk denizine de gireriz. Öbür haftasonu pazar günü babalar günü olduğundan gidemeyiz. Malum k.peder Foça'da. Zaten günün yarısı yolda geçecek. Yazı hem çok seviyorum hem de şu amip gibi bölünmelerden nefret ediyorum. Biraz Bostanlı, biraz Çeşme, çok çok az(şükür) Foça.

Bu arada bu akşam için yapacağım yemeğin kısa tarifini vereyim. Ben de yeni öğrendim, ilk kez deneyeceğim.

Malzeme: Tavuk eti (arzuya göre, ister bütün, ister göğüs, ister but ya da karışık)
1 paket K.norr beşamel sos
1 kutu garnitür
1 su bardağı kaşar rende

Yapılışı: Tavuğu haşlayıp etini didikleyin. Beşamel sosu paketteki tarife göre pişirip(bu tembeller için, isteyen üşenmeyip kendisi evinde yapsın) tavuk etleri ile karıştırın. Yağladığınız borcama beşamel soslu tavuğun yarısı dökün. Üzerine garnitürü yayın. Kalan tavuğu da onun üzeirne dökün. En üste kaşar peyniri rendesini serpin. 175 derece fırında 20-30 dakika kadar pişirin. Afiyet olsun.

Bana çok kolay geldi. Akşamdan tavuğumu haşladım. Suyuna da çorba yapıcam. Yalnız k.peder pilav sevmediğinden geleneksel tavuk-pilav ikilisi yerine tavuk- domatesli makarna ikilisi olacak akşama.

Aslında ben eski Türk filmlerine gittiğim günlerden bahsetmiştim ilk 2 postta. Ama her ikisi de uçtu gitti. Bu post ta uçmadan hemen yayınlayacağım ki 4. kez yazmak zorunda kalmayayım. O konuyu da başka bir gün yazarım.

Herkese iyi haftalar....

Dip not: Sonradan aklıma geldi, ekliyorum. Eski Türk filmleri deyince; N.il K.araibrahimgil'in yeni klibi ne kadar güzel , değil mi? 60-70'li yılların Türk filmlerini seven biri olarak hem şarkıya hem de klibe bayıldım.

Cuma, Haziran 01, 2007

Hugh Grant



Bana bu adamın bir tane kötü filmini söyleyin, ön dişlerimi kırayım:)) Yok o kadar da değil ama hep romantik komedilerde oynadığından kadınların büyük çoğunluğu hayrandır Hugh Grant'e (Bakınız; Çenebaz).Bu arada geçenlerde i.tiraf.com'da okuduğum bir yazıyı aktarayım. Delikanlının biri duvara "Notting Hill, Nigar" diye yazmış. Malum o filmin adı Türkçe'ye " Aşk Engel Tanımaz" diye çevrilmişti. Çok güldüm ben bu yazıya. Güzel ülkemin 6 yıllık devlet lisesi İngilizcesi işte böyle oluyor:)))

Çarşamba günü annemi doktora götürdük, yıllık rutin muayenesi için. Şükür, herşey iyi. Yani bu kadar hastalık içinde olabileceği kadar iyi. İlaçlara devam.

Pazar günü eşimin kuzeni gelmişti ya. Hafta içi oğlumun sınavları olduğundan ders çalışabilsin diye yemeğe alamamıştım, bu akşam için çağırdım. O nedenle dün evde zeytinyağlılarla tatlı kısmını hallettim. Bugün ise pilav ve sıcak yemekler kısmını halledicem. Bu arada dün akşam eve hoca geldi, oğluma ders vermeye. Tabi bi de ona hazırlık yaptım. Börek ve kakaolu kek.

Zavallı öğrenciler, bu sıcaklarda hala sınavlara giriyorlar. Hele haftaya fizik gibi kritik durumdaki bir sınava ve matematiğe girecekler. Eskiden 19 Mayıstan sonra okullarda bir gevşeme olurdu. Sınavlar çoktan bitmiş olurdu. Bizler öylesine okula gider, derslerde hocalarla birlikte sessiz film oynar, fıkralar falan anlatırdık. Zaten Mayıs sonu gibide okullar kapanırdı. Şimdi neredeyse Temmmuz'a kadar okullar açık. Gerçi, öğretmenler Temmuz başına kadar gidiyorlar okula.

Neyse, benim işe koyulmam lazım. Herkese iyi tatiller:)))

Salı, Mayıs 29, 2007

Neden:(((((((

Önce Pınar gitti,sonra Gayriye, şimdi de Çiçeklibahçe. Neden gidiyorsunuz? Lütfen dönün, yazılarınızı bekliyoruz:((

Ben yokken....

Cumartesiden başlıyayım. Cumartesi arkadaşıma gittim. 7 büyük, 4 kız çocuğu vardı. Kızlar 4-9 yaş arasındaydı. Güzel güzel oynadılar.Kavga falan etmediler. Bu gelenlerden 2'si hariç(biri ben oluyorum) diğerleri lise arkadaşı. Ama biz o 2 arkadaş, gelenlerden biri ve ev sahibi arkadaşım ise hepimiz mahalle ve çocukluk arkadaşıyız aynı zamanda. Sonuç olarak da çocukluk ve gençlik yıllarımızda hepimiz aynı semtteydik, şu an herkes başka başka yerlerde oturuyor olmasına rağmen. O benim gibi aynı liseden olmayan arkadaşımı herhalde yine 30 yıl falan olmuştur ilk kez gördüm. Bol bol konuşuldu, onca sene neler yapıldığı, kimlerle evlenildiği anlatıldı, çocukların resimleri gösterildi, çok çok güzeldi kısaca.

Pazar günü Ankara'dan eşimin kuzeni geldi ama bize değil de teyzesine. O akşam orada yemekteydik.

Dün sabahtan Çeşme'ye gidip evin vergisini yatırdık, eve gidip baktık, biraz havalandırdık. Gerçi herhalde okulların son haftası gidip temizletebilicem. Kadının zamanı yokmuş çünkü. Herkes şimdi haftasonları, kadını yazlık temizliğine çağırıyor.
Yaz geldi sonunda, bi de deniz sezonunu açsak, fena olmayacak.

Azıcık da ordan burdan kafama takılan şeyleri yazmak istiyorum. Ne kadar Amerikanlaştık yahu? Tüm kızlar tek taşla evlilik teklifi bekler olmuş. Kardişim, yok bizde böyle bir adet. Tek taş nişanda hatta ve hatta nikahta takılır bizde. Sonra damadın gelini gelinlikle görmesi uğursuzlukmuş. Bu gene nerden çıktı? Bizde gelinlik almaya damat ve sülalesi ile gelin ve avanesi birlikte gitmezler mi? Kısaca damat dahil herkes görür o gelinliği. Bu da Amerikan dizilerinden özenti. Hayır özeneceksen, medeniyetine özen, bilimine özen. Ama bizde herşey gösteriş. Yakında gelin kızlarımız bir eski, bir yeni, bi de mavi bi şey isterler takmak için, malum Amerikalıyız ya...

Gelelim beni hayal kırıklığına uğratan G.öksel'e. Şarkıcı olan hani. Ben hem bestelerini hem de yorumculuğunu çok beğeniyor(d)um G.öksel'in. Kendine özgü bir tarzı vardı. Ama sen tut o saçını G.wen S.tefani gibi , ön kısmında içinde bigudi unutulmuş modelden yap. Model kötü , taklitçilik daha da kötü. Üstelik taklit ede ede böyle ucube bi şeyi mi taklit ediyorsun? Sevdiğimden, yakıştıramadım ona böyle bir taklitçiliği.

Bunlar son zamanlardaki takıntılarım. Ohh, yazdım rahatladım.

Cuma, Mayıs 25, 2007

Yüksüklerin Efendisi:)



Bu haftaki güzelimiz de bu olsun. Her ne kadar Yüzüklerin Efendisi filmlerinden hiçbirini sevmesem de yiğidi öldür ama hakkını ver demişler, kendileri yakışıklı.

Gelelim bana. Çarşamba günü yağmurdan dolayı Çeşme faslını iptal ettik. Ben de hazır boş günüm var, gidip saçlarıma gölge yaptırayım dedim. Bu arada benim kuaför Göztepe'de, uzak ve açıkçası çooook pahalı diye de bu taraflarda yeni kuaför bulayım dedim. Ama sanırım eski kuaförümün (Yusuf , kulakların çınlasın) ahını aldım. Neyse, eşin dostun hem ucuz, hem çok iyi tavsiyesi ile yakındaki bir kuaföre gittim. Şimdi durumu açıklayan atasözlerini ardarda sıralıyayım, siz anlayın durumu; "ucuz etin yahnisi yavan olur"," ucuz alacak kadar zengin değilim" ve "bir musibet bin nasihatten iyidir". Senin neyine kuaför değiştirmek, ucuz diye gitmek. Allahım gölge bir bitti ki ne gölgesi. Ben olmuşum bir zebra. Eski saç rengi ile alakası yok. Siyah-sarı PTT forması gibi çizgili bir kafa. Sanki akşam pavyonda şarkı söylemeye çıkacağım. Ağlamak üzereyim. Adam bir de bu yılın moda rengi bu, ama istersen biraz daha açabilirim önlerin rengini filan diyor. Neyini açıcan. Açarsan siyah beyaz Beşiktaş forması olacak kafam bu kez. O hırsla ben eve geldim. Gören gülüyor zaten kafama. Bu işlerden hiç anlamayan kocam ve oğlum bile bana ağlamakla gülmek arası bakıyor. Gülemiyorlar, biliyorlar ki bir gülerlerse paparayı yiyecekler benden. Eşim sadece "git yeniden boyat bu saçını ama giderken de şapka falan giy, bu saçla görünme ortalarda" dedi. Fecaat yani. Ha, bu arada ben valla kalender bir insanımdır. Öyle ay saçım, ay başım diyen kokoş bir insan değilimdir. Gölgeyi seçmemin nedeni bile kuaföre 3 ayda bir gitmek. Acırım oradaki zamanıma. Akşam hemen kokoş arkadaşlarımdan birini aradım. Bana acil iyi bir kuaför adı ver diye. Bildiklerim var ama teyit almak istedim. Eski kuaförüme düzelttiremem, ihanetim ortaya çıkacak, yemiyor yani:))Sabah uyandım, yüzümü yıkadım, bizimkiler kapıdan, ben bacadan. Başıma da takmışım beyzbolcu şapkamı. Önerdikleri kuaföre gittim. Adamcağız 3 kat boya ile anca düzeltti ama çok içime sinen bir renk oldu. Hem bu arada uzun zamandır istediğim ve cesaret edemediğim renk değişikliğini de yaptırdım. Artık sarışın değil, kızılım. Ama C.andan E.rçetin gibi değil de daha kahve kızıl. Alttaki röflelerin renginden dolayı da ışıltılar oldu. Üstelik bu kadar uğraşmaya adam çok makul bir fiyat istedi. Bu kuaför de bana yakın. Artık yeni kuaförümü buldum. Yalnız tabi rengi düzeltmek için 15 gün sonra bir daha uğrayacağım. Olan parama( eskisine verdiğimin 1,5 katı çıkmış oldu) ve zamanıma (2 günde toplam 7 saat o berber koltuğunda oturdum, benim gibi yerinde duramayan biri için büyük zulüm) oldu.

Dün kuaför işinden sonra, arkadaşımın babasının 1. ölüm yıldönümü nedeni ile mevlüt vardı, oraya gittim. Benim pek o işlerle ilgim olmaz. Ben daha çok olayın servis ve manevi destek kısmındaydım. Onlar çok üzgündü. Hem böyle bir günde yanlarında oldum, hem de misafirlere yapılan ikramları düzenlemek, bulaşıkları makineye yerleştirmek, gerekenleri elde yıkamak işlerini yaptım. Akşam gelince teyzem aradı. Bugün için sevdiğim bir akrabamız var, ona geleceklermiş, sen de gel istersen dedi. Ben de bu sabah,teyzeme götürmek için mozaik pasta yaptım. Şimdi post yazıyorum. Birazdan akşam için bir şeyler pişireceğim, ardından yine vınn. Yarın hep bahsettiğim 40 yıllık arkadaşımda toplantı var, ondayım.

Çok anlattım, kafanızı şişirdim gene. Ama adım üstümde,"ÇENEBAZ"
Herkese iyi haftasonları.

Pazartesi, Mayıs 21, 2007

Balık- Şarap

Direkt olarak Cumadan başlıyayım. Mükemmel bir gündü, ama hava açısından değil. Hava kapalıydı, rüzgarlıydı ve sonra da sağanak yağmurluydu ama hiçbir şey neşemizi bozamadı. Arkadaşımız süper hazırlanmış. Tam kapanış toplantısı oldu. Malum okulların son haftaları. Oğlanlarla(hepimizin oğlu var, çok ilginç.)ilgilenmek lazım, hepsinde biraz kritik dersler var çünkü. Sonrasında da herkes yazlığa falan gider, artık seneye Ekim'de başlıyacağız tekrar. Neyse, çipuralar, salatalar, patlıcan-biber közler,yaprak sarması, sigara böreği. Bir de üstüne "Balık rakısız gitmez" deyip rakı açmaz mı? Gerçi ben rakı içemem, hiç sevemedim tadını. Biz 2 arkadaş beyaz şarap içtik. Üstüne kahveler, sonra tatlı ve en son çay. Akşam yemeği yiyemedim , o derece şişmişim yani. Bu arada aşağıda arkadaşımın yaptığı tatlını tarifini vereceğim, hem çok hafif, hem de yaza yaklaştığımız şu günlerde soğuk tadı ile serinletici etkisi var. Üstelik herşey hazırdan pişirme falan derdi de yok.

Cumartesi günü de annemlerde yemekteydik. Pazar günü de alt katımızdaki teyze yemeğe çağırdı. Kuzenler Güneydoğu gezisine gitmişlerdi(Mardin, Urfa, G.antep..) Pazar günü dönünce uğraşmasın diye onları yemeğe çağırmış, bizi de çağırdı. Kısacası Cumadan beri yemek yapmıyorum,hep 4 ayak üstüne düştüm. Dün yalnız arkadaşımın yaptığı tatlıdan ben de yaptım. Yeri gelmişken anlatayım.

Malzeme: 2 poşet krem şanti
2 bardak soğuk süt
2 paket kakaolu petite beurre
1 paket burçak
1 elma,
1 portakal
1 avuç dövülmüş ceviz, fındık
1 avuç kuru üzüm
Yapılışı: 2 poşet Kremşanti 2 bardak soğuk süt ile çırpılıp, hazırlanır. Tüm bisküviler kırılarak içine eklenir.Elma soyulup küp küp içine doğranır. Portakalın kabuğu rendelenip içine katılır. Ceviz, fındık ve üzüm de eklenip, içi streç filmle kaplanmış kalıba dökülür. Buzlukta en az 2-3 saat bekletilir. Sonra ters çevrilip çıkarılır. İstenirse üzerine çikolata sosu ya da ben maride eritilmiş çikolata dökülür. Afiyet olsun. Aslında içindeki malzeme arzuya göre eklenip çıkarılabilir. Örn; şeftali, armut mevsiminde meyva olarak onlar eklenebilir. Yaratıcılığınızı konuşturun işte.

Bugün anneme gidicem, yarın temizlik, çarşamba günü Çeşme'ye(evin vergisini yatırmaya) kısmetse(kısmetse, çünkü bu ay ne zaman niyet etsek babam hep hastalandı, lütfen bu sefer kötü bi şey olmasın, gerekirse ben vergiyi cezalı öderim, yeter ki babama bi şey olmasın, bu arada görüyorsunuz batıl inançlarım hiç yok:D), perşembe günü arkadaşım babasının ölüm mevlüdü var, cuma ise halama gitmeyi düşünüyoreum , tabi onlar müsaitse. Hafta doldu gene ve ben ne zaman saçlarımı boyatıcam, o boşluğu bulamadım. Böyle rezil gibi daha ne kadar gider bilmem ki?

Bu arada Gebelik ve Annelik adında yeni bir site kurulmuş. Bloglar dünyasında hamilelerin ve yeni annelerin çok olduğu bir dönemde yararlı olacağını düşünüyorum. Ayrıca yemek tarifleri, yararlı bilgiler gibi kısımlarda var, bir bakın derim.

Perşembe, Mayıs 17, 2007

Cuma:)))))



Y.alın'ın hem kendini hem de şarkılarını çok beğeniyorum. Lütfen, çüş demeyin. Hani nerdeyse oğlu yaşında çocuk falan diye. Güzele bakmak sevapmış. Ötesini boşverin. Bu aralar sürekli Y.alın'ın " Her şey Sensin" şarkısını dinliyorum. Ama benim vardır böyle takıntılarım. Bir şarkıya taktım mı artık durmadan onu dinlerim, yeni yetmeler gibi. Bir önceki albümündeki şarkıları da çok duygusaldı. Bu albüm de güzel olmuş. Özellikle şarkı sözleri kadınları tam kalbinden vuran türden. Bu arada Yalın'ın gerçek adı H.üseyin. Yalın ise gerçek soyadı. H.ürriyet yazarı F.erai T.ınç da teyzesi oluyor. Bakın size bol da magazin haberi verdim.

Bugün kısmetse emekli kızlar olarak karşıda buluşuyoruz. Karşı yani G.öztepe tarafı oluyor, İzmir dışındakiler içindi bu not. Balık var bugün, yanında bol kahkaha ve muhabbet. Çok ihtiyacım var.

Yarınsa 19 Mayıs. Hepinizin bayramını kutluyorum. Unutmayın, yarın gazete almak yok. Protesto ediyoruz. Yarın akşam içinse bir yemekli toplantı var ama daha detayları bile bilmiyorum. Ben kafadan giymek için bir şeyler hazırladım. Eğer o toplantı olursa muhteşem olucak. Detayları pazartesi yazarım.

Herkese iyi tatiller.

Pazartesi, Mayıs 14, 2007

Merhaba

Uzun bir ara verdim ama zamansızlıktan kaynaklanan bir uzaklaşmaydı. Hala da yapacak çok şey var. Onun için kısa kesip madde madde yazıcam.

1) Tüm blog arkadaşlarımın anneler günü kutlu olsun. Allah bizi evlatlarımızdan ayırmasın, onların acısını göstermesin.
2) Cumhuriyet Mitingini de yaptık. Tek kelime ile muhteşemdi. Umarım bunlar seçim sandıklarına da yansır.
3) Geçen pazartesi annemin teyzesini kaybettik. Tamam, yaşı vardı, hastaydı falan ama insan kendi canından kanından birini kaybedince kaç yaşında olursa olsun üzülüyor.
4) Hala, 1 hafta kaldı. Cuma günü İst.'a döndü.
5) Eşim Salı günü hastalandı. Önce hem kusma, hem ishaldi. Sonra kusma kesildi. Bayağı halsiz düştü. O da salıdan beri evdeydi. Bugün ilk kez işe gitti.
6) Oğluşum da Perşembe günü (sanırım yediği dondurmadan) kustu. Ancak onda ishal yoktu. Cuma sabahı da ateş içinde uyandı. Tabi, okula gitmedi. O da hasta yatıyordu. Haftasonu kurslarına göndermedik. O da bugün okula gitti.

Evde, hala var, hizmet bekliyor, eşim hasta o hizmet bekliyor, bir de ölüm olayı oldu. Oraya da gitmek lazım. Zaten teyzemiz evlenmedi, çoluğu, çocuğu yok. E, annemler ve diğer yeğenleri de çok yaşlı. Mecburen tüm görevler biz kuzenlere kaldı. Zaten kaç kişiyiz. Nereye bölüneceğimi şaşırdım. Olan bana oldu. Yorgunluktan ö lüyorum. Bugün de lokması var. Oraya gideceğim. Ama önce sabahtan okula aile birliğine gitmem gerekiyor.

Geçen hafta yapılacak emekliler günümüzü bu Cumaya ertelemiştik. Valla, cumayı iple çekiyorum. Biraz kafamı dağıtmak, farklı muhabbetler yapmak istiyorum. Tüm kemiklerim , boynum her yerim ağrıyor, biliyorum stres ve yorgunluktan. Bir isteksizlik var içimde. Geçecek, geçecek...

Cuma, Mayıs 11, 2007

Yine Cuma




Detaylar önümüzdeki hafta. Çok yoğunum. Herkese iyi tatiller

Perşembe, Mayıs 03, 2007

Bi de Bunlar Var


 
Posted by Picasa



Bugün yapmam gereken çok iş var. O yüzden dünden hazırlamıştım postumu, n'olur n'olmaz diyerek. Bunlar biliyorsunuz özel istekler. Bruce= Kurunane'ye, Richard ise Toprakveben'e gidiyor kızlar, ona göre:))

Niye çok işim var dedim , onu da açıklayayım. Eşimin halası daha doğrusu kayınpederimle amca çocukları olan hanım bize geliyor. İstanbul'da oturuyor. Şu an bir arkadaşını ziyaret için Ayvalık'taymış. İzmir'e de uğramak istemiş.Zaten tüm akrabaları burada. Kayınvalidem Foça'da olduğundan otomatikman bana geliyor. Tabi işin bir de geçmişi var. Benim tembel koca, lise 2'de iken neredeyse kalmak üzereymiş. O zamanlar da k.pederin işi nedeni ile Ankara'dalar. Bu halanın kızı, İst.da bir lisede öğretmen. Benim koca, Lise 2'de 2. dönemi İstanbul'da bu halanın yanında okumuş ve tabii sınıfını geçmiş:)) Yani taaa o zamanlardan gelen bir samimiyet var. Halanın da 2 kızı olduğundan, eşimi oğlu gibi sever. Eşim de bayram, seyran, kandil, yılbaşı her durumda onları arar, sorar. İşte bu hala geliyor diye biraz yemek yapayım dedim. Bu arada haftasonu yoğun. Pazar günü k.validemin doğum günü. Fakat o gün oğlumun veli toplantısı olduğundan yarın Foça'ya gidip kutlayacağız. Yarın yemek yapacak zaman bulamam, o yüzden 2 günlük yemek yapayım dedim. Dün hem sebze-meyve alışverişini hem de anneler günü ve doğum günleri alışverişini tamamladım. Doğumgünleri dedim; kayınvalidem, eşim, kuzenim. Anneler günü ise; annem,teyzem, kayınvalidem, eşimin teyzesi, bu yıl bir de hani bana sarma saran teyze var ya ona da bir şeyler aldım. Evli değil. Yaşlı. Mutlu olsun istedim. Dün canım çıktı sokaklarda dolaşmaktan. Hem zevkli hem de keseye uygun bir şeyler bulmak zor. Zaten Mayıs-Haziran yıkım ayları oluyor bana. Önümüzdeki ay ise babalar günü, görümcemin ve çok yakın bir arkadaşımın d.günleri var. Yok, yok ben bu kredi kartlarını denize atıcam. Başka türlü 2 yakam bir araya gelemiyecek. Bari yok derim, alamam.

Herkese iyi tatiller, iyi dinlenmeler, tabi dinlenebilenlere...
Ya, bu hala kaç gün kalır acaba?:))

Salı, Mayıs 01, 2007

Nuri Bilge Ceylan

Bugün blogları gezerken Burcu'nun bloğunda bir fotoğraf gördüm ve büyülendim. Burcu da kime ait olduğunu bilmiyormuş ama sağolsun lth adlı bir anonim hem fotoğrafın kime ait olduğunu belirtmiş, hem de sitesini yazmış. Sizler de bu güzelliklerden mahrum kalmayın istedim. Şimdi sizleri o harika fotoğraflarla başbaşa bırakıyor ve sessizce çekiliyorum. İyi seyirler

Not: Eğer resimleri daha net görmek istiyorsanız mutlaka siteye girin ve photograpy kısmını tıklayın.


Pazartesi, Nisan 30, 2007

Gurur Duydum



Dün tv karşına kilitlendm kaldım. Bu 2. ve bu da harika oldu. Ama ders alması gerekenler ders aldı mı? Ondan emin değilim. Hala adaylıktan çekilmiyor. Bu gibi durumlar için inadım inat, malum yerim iki kanat deriz ya, o durumda kendileri. Ama çok olduğunu bilmek, insanı rahatlatıyor.

Gelelim, geçen haftaya. Cuma günü kitap fuarına gittim. Çoğu yayınevinde %50'lere varan ciddi indirimler vardı. Birkaç kitap aldım. Oğlumun Penguen ciltlerini tamamladım.(Her yıl kitap fuarından geçmiş yılın tüm ciltlerini alıp koleksiyon yapıyoruz). Bir de odası için Leman'dan Bezgin Bekirli çöp kutusu (kağıtlarını atsın diye) aldım. Yolda kuzenle karşılaştım, kızı Ankara'dan gelmiş. Dönüşte bize uğrayın çay içelim dedim. Gelirken börek, lor kurabiyesi falan aldım. Ben eve girdikten yarım saat kadar sonra da onlar geldi. Oturduk, lafladık. Kuzenin kızı Ankara'da okuyor, arada gidip geliyor. Cumartesi için de yemeğe çağırdım. Ama bizim daha doğrusu eşimin sülalede birini çağırıp diğerlerini çağırmazsan bozuluyorlar. Eşimin teyzesini, onda kalan ve bana şu sarmaları saran ablayı, kuzenleri, görümcemi ve çocuklarını da çağırdım ki toplam 11 kişi oluyoruz. Kayınvalideler artık yazlığa gittiklerinden burada değiller, çağıramadım. Yalnız bu hafta inanılmaz bir üşengeçliğim vardı. Kolayına kaçtım. İçini biz hazırladık, pide yaptırdım. Yanında salata, yeşillikler, turşu, acı, yoğurt, taze soğan, kola, ayran falan derken herkesin çok hoşuna gitti. Ben de yorulmamış oldum. Pazar günü eşim annelerine giderken biz de gidecektik ama oğluş bey son dakika benim p.tesi fizik sınavım var deyince ben ve oğlum evde oturduk. Gerçi benim de hoşuma gitmedi değil. Yayıldım. O ders çalışırken pazar gazetelerini okudum, bir gün önce yemek telaşından seyredemediğim cnbc-e'deki acil servisi izledim(hastasıyım o dizinin) , mitinge baktım, ütüleri yaptım. Akşamüzeri eşim babası ile birlikte döndü. Bugün doktor randevusu varmış. Akşam yemeği, biraz tv, sonra uyku. Sabahta herkes dağılıştı. Eşim işe, oğluş okula, kayınpeder doktora. Ben de biraz ortalığı toplayıp dolaptaki tavuk göğüslerini haşladım. Pirinç ıslattım. Akşama pilav üstü tavuk yapıcam, bi de salata. Öğleden sonra anneme gidiyorum.

Bakalım, önümüzdeki günler neler getirecek ama en azından endişe yerini umuda bıraktı bende, mutluyum, gururluyum, umutluyum:))


1.Not: Dikkat ederseniz zırt pırt foto koyuyorum artık. Picasa'yı yükledim. Bugüne dek niye yapmamışım diye hayıflandım. Ve niye bu kadar teknolojiden korkuyorum diye kendime çok kızdım.

2.Not: Ya, şimdi hatırladım, bugün bizim nişan yıldönümümüz. 18 sene bitiyor. Vay be, iyi dayanmışız:))

Cuma, Nisan 27, 2007

Cuma Güzelleri



Bugün güzel değil, güzeller var. N'apayım? Cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı bu kara günde 2 güzel anca keser dedim. Başka da bir amacım yoktur yane:))

Çarşamba, Nisan 25, 2007

Hah, Şimdi Tam Oldu

Evet, tam padişahın hınk deyicisi şeklinde bir çözüm buldular. Başbakanı yasayı çıkaracak , cumhurbaşkanı onaylayacak ve istedikleri gib at koşturacaklar. Milyonlarca insanın karşı olduğu yalnızca rte değildi ki, temsil ettiği zihniyetti. Bu yapılan da ne demek; bağırsanız da çağırsanız da biz istediğimiz gibi bu memleketi yönetir, istediğimizi başa getiririz. Yani halkın sesine önem vermemek. Bir laf vardır; Gün olur, devran döner diye. Bu günler de geçecek.

Neyse dünden beri yatışmayan sinirlerimi boşverelim de geçen haftayı anlatayım. Cuma günü sarmalar yapıldı. Öğleden sonra kayınvalidem ve kardeşi de geldi. Çaylarımızı içtik. Yanında meşhur fındıklı kekim ve milföy börek de vardı. Fakat akşam saat 7 gibi ben de bir baş dönmesi başladı ki yanı sıra mide bulantısı,kafamı kaldıramıyorum. Saat 8 gibi yattım. Uyuyup uyanarak ertesi gün sabah 8'e dek yataktaydım. Ama o gün de sersem gibiydim. Bu benim kulağımdan kaynaklanan ve "menier" denen bir hastalık. Tam kesin tedavisi yok. Neyse, o kısım uzun, girmeyeyim. O 2 gün boyunca sesimdeki keyifsizliği anlar,üzülür diye annemleri aramadım. Pazar günü konuştuğumuzda gördüm kü babam da Cumadan beri hastaymış. O da hem alttan hem üstten feci durumdaymış. Hemen onlara gittim. Yaşlılar da aynı çocuklar gibi oluyor. 2 günde resmen süzülmüş, rengi kireç gibiydi. Ama artık çıkarmaları ve ishali kesilmişti. Halbuki pazartesi Çeşme'ye onlarla gideriz diyorduk, bize hazırlanmak iyi gelmiyor. Pazartesi biz üçümüz yola çıktık. Önce Altınoluk'ta ballı-kaymaklı, sucuklu, kaşarlı-yumurtalı mükemmel bir kahvaltı yaptık. Çeşme'ye gidince önce seralara uğradık. Fiyatlar hiç korktuğum gibi değildi. Neredeyse pazar fiyatı ile aynıydı. Çim tohumu aldık. Ayrıca ön taraf için ortanca, yan taraf içinse beyaz ve pembe papatyalar aldık. Ben ilk baktığımız serada gül beğenmiştim ama diğer çiçekleri iyideğildi. Dönüşte de yolumuzun üzerinde değildi, alamadık. Ama bahçıvana sordum, daha zamanı var, ekilir deyince bir sonraki gidişte 2 gül bir de begonvil almaya karar verdim. Orada rengarenk çiçekleri görünce insan kendinden geçiyor. Hepsini almak istiyor ama zaten el kadar bahçe. Nereye ekecesin? Biz o işleri yaparken eşimin kuzeni aradı."Biz de Çeşme'deyiz dolu balık var, 2 kişiyiz. Hadi gelin, beraber yiyelim" dedi. Bal-kaymaklar daha erimemiş, biz çatlamak üzereyiz. Onlar da geç kahvaltı etmişler. "5 gibi yaparız balıkları, hem akşam yemeği gibi olur hem de biz de erken dönmek istiyoruz, yarın iş var" deyince tamam dedik. İşlerimiz bitince marul alıp( herşey var, yalnızca ilave marul lazım dedi) onlara gittik. Bahçe güneş içindeydi. 2 koca kase salata yaptık. İçinde marul, roka, tere, dere otu, nane, taze soğan, bol yağ-limon ve nar ekşisi ile nefisti. Valla hala ağzım sulanıyor. Balıkların bir kısmı yenemedi, kediler yaşadı. Birer kadeh te şarap içtik (fazla içmedim, malum başım dönmüştü, pek alkol almamak lazım). Herşeyi toparlayıp saat 7 gibi evden çıktık. İzmir'e dönüşte geçerken annemlere yine uğradık. Babam bayağı toparlanmıştı. Dün de önce bir arkadaşa gidip oğluna İngilizce çalıştırdım. Bugün sınavı vardı, inşallah iyi geçer. Oradan yine annemlere gittim. Babam çıkamadığı için bazı alınacaklarını aldım. Annemin ayakları ağrıdığı için dış işleri babam yapar. O da hasta olunca evde özellikle meyva namına bir şey kalmamış. Normalde temizlik salı günleri ama pazartesi 23 Nisan olduğundan birer gün kaydı. Ben de bugün temizlik var. Onun dışında bu hafta ile ilgili hiç program yapmadım. Belki yarın kitap fuarına giderim, daha gidemedim. Olmazsa Cuma'ya.

Cuma, Nisan 20, 2007

Nimet'e

>

Bugün senin için yayınlıyorum Cuma Güzelini. Ve tabii tüm Ethan Hawk hayranları için.

Dün "Ben Sana Söylemiştim-Because I said so" filmine gittim. Yine hava civa, kakara kikirilik bir filmdi. En azından insanı 1,5-2 saat herşeyden uzaklaştırıyor. Çıkışta canım arkadaşımla(burayı okuyor musun H.?) deniz kenarında bir yerlerde oturup bir şeyler yiyip muhabbet ettik, güldük. Tam terapi oldu. Akşam ise B.usiness C.hannel'da "Roma Tatili" filmi vardı. Yüzlerce kez seyretsem bıkmayacağım bir film. Audrey Hepburn'un güzelliği, zarafeti, Gregory Peck'in yakışıklılığı ve romantizm. Bir de bunlar Roma'da olunca filmi onyüzmilyonbininci kez ,ilk kez seyredermişcesine seyrettim. Bu arada neden bu kısık gözlü erkekler çok yakışıklı oluyorlar ya. Gregory Peck, Richard Gere. Normalde herkes iri gözlüleri beğenir ama bunların o 2 çizgi gibi duran gözleri muhteşem. Neyse, biz gene normal konulara dönelim.

Haftasonu programımız değişti. Malum Çeşme'ye 3 günlüğüne yatılı gidecektik. Oğlumun kursu vardı, biz de bu hafta gitmez diyorduk ama oğlum gözlerimi yaşartacak bir şekilde en zor konuda olduklarını(trigonometri), o yüzden bu hafta dersi ekmek istemediğini söyledi. İlk kez böyle bir taleple karşılaşınca biz de Çeşme'ye yatılı gitmekten vazgeçtik. Pazartesiye günü birlik gidip dönücez. Çimleri, çiçekleri bahçıvana bırakırız. Öbür hafta da gidip ne olup bittiğine bakarız.

Bugün çok iyi görüştüğüm, uzaktan da akrabamız olan bir abla var, o gelip yaprak sarması yapıcak bana. Kendi teklif etti. Ben zaten bu tür şeyleri teklif etmem, edemem. Dün uğradı, hadi yarın geleyim, yaprak sarayım sana dedi. Bayıla bayıla kabul ettim. Bende öyle marifetler yok çünkü. Eh, yemek işi de çözüldüğüne göre bana ense yapmaktan başka bir şey kalmıyor.

Herkese iyi haftasonları.

Pazartesi, Nisan 16, 2007

Karmaşık Duygular

Cumartesi günü tv karşısında hem mitingi izleyip, hem de kahvaltı ettik. Nasıl duygulandım, nasıl sevindim, nasıl gurur duydum anlatamam. Hem benim gibi düşünen insanlar olduğunu görmek, hem nasıl uygar bir miting yapılırmış göstermek, hem de birilerine uyarı anlamında çok güzel bir miting oldu.Bizler de evlerimizde bayrak asarak destek olduk onlara. İzmir gelincik tarlası gibiydi. Heryer kırmızı-beyazdı. Muhteşemdi. Bu güzel duygularla tv karşısında oturuken o uğursuz kaza haberi ile boğazıma bir yumruk geldi oturdu sanki. Haberi gözyaşları içinde izledim, hala da her gördüğümde gözlerim doluyor. O küçücük evlatları her gördüğümde içim acıyor.Allah kimseye evlat acısı vermesin. Çok acı, allah kimsenin başına vermesin. Hele aynı aileden birkaç kişinin birden öldüğü durumlar var ki, insan ne diyeceğini şaşırıyor. Allah ailelerine sabır, ölenlere rahmet versin.

Bu haberle sıkılınca hava değişsin diye akşam eşimle biraz sahilde dolaştık, bir yerlerde oturup biraz bir şeyler atıştırdık. Hava yumuşacıktı. Sahil, deniz, lacivert gökyüzü, yemyeşil çimenler, sessizlik biraz olsun iyi geldi.

Pazar günü eşim annelerini yazlığa götürürken biz de onlara takıldık. Foça yolu üzerinde S.akıpağa diye bir yer var. Rumeli köftesi meşhurdur. Orada durup köfte yedik. Foça'da erik topladık. Ama daha erikler leblebi kadar. Küçük bir torba topladık. 15 gün sonra irileşir, güzel olurlar. O zaman daha fazla toplarız dedik. Sonra eve dönüş yemek, ütü falan.

Bugün anneme gidicem. Yarın ÖSS deneme sınavı olduğundan liseler tatil( en azından oğlumun okulu), oğlum evde olacak. Buradan çıkan sonuç, ben yarın bilgisayarın yanından bile geçemem:)) Yarın aynı zamanda temizlik de var. Çarşamba emekli kızlar toplantısı. Perşembe günü "Bir ömür yetmez" e gitmek istiyoruz arkadaşımla. Cuma geldi bile, hafta bitti. Bu hafta sonu malum 23 Nisan nedeni ile tatil 3 gün olacak. Annemleri de alıp Çeşme'ye yazlığa gidelim diyoruz. Aslında kalmak için gidiyoruz ama soğuk olursa kalmaz geri geliriz. Haftasonu sitenin bahçıvanı aradı. Yeni çim ekicektik. Artık zamanı, çim tohumlarını getirin dedi. Ben biraz da yeni çiçekler istiyorum ama buradan götürülmez, Çeşme'den alıcaz. Orası da çok kazık oluyor. Mevsim diye de herşey 2-3 kat daha pahalı. İzmirli arkadaşlar. Çeşme'de en ucuz çiçek satan yer neresi? Rehber olun bana:))

Perşembe, Nisan 12, 2007

Hislerimin Tercümanı, Teşekkürler Bekir Coşkun

" İstemem...


BEN Tayyip Erdoğan’ı "cumhurbaşkanı" görmek istemem.

Çünkü:

367 sayısı, her şarta uyan maddeler, kılıflar, kalıplar, uydurmalar benim umurumda değil.

Ben; bir siyasetçinin yüzde 30 küsur oy ile TBMM’nin yüzde 60’ına sahip olup ülkeyi beş yıl yönetmesi bile tartışılırken... Aynı kişinin beş yıl önceki aynı oy ile, bu kez artı 7 yıl cumhurbaşkanı olmasını demokrasinin hiçbir yerine sığdıramam.

Beş yıl önce AKP’ye oy veren birisine sorsalar:

"Bu seninki nasıl bir oy ki, arkadaşı beş yıl başbakan yapmaya yettiği gibi, şimdi de artı yedi yıl cumhurbaşkanı yapmaya yetiyor?.."

*

Ben Tayyip Erdoğan’ı "cumhurbaşkanı" görmek istemem.

Çünkü:

Ağızlarındaki "Atatürk" sözcükleri, dillerindeki "cumhuriyet" kelimeleri, söylemlerindeki "laiklik-maiklik" lafları umurumda değil.

Ben; Türkiye’nin türbanlı bir hanım tarafından temsil edilmesini, tüm dünyanın karşısına "Türkiye’nin first leydisi" olarak bir tesettürlü-türbanlı kadının çıkmasını istemem...

*

Ben Tayyip Erdoğan’ın "cumhurbaşkanı" olmasını istemem.

Çünkü:

Onun "yıldız ülke" müjdeleri benim umurumda değil.

Ben; daha geçtiğimiz cuma günü Kırıkkale’de "Bir çocuğum var" diyen kadına dönüp "Bir tane yetmez, yola devam" diyen... "Bakabildiğiniz kadar değil, doğurabildiğiniz kadar doğurun" diye düşünen bir zihniyetin ülkenin tepesine oturmasını istemem...

*

Bizim aydınlık umutlarımız, ışığa doğru bir yolumuz vardı.

Bizler her şeye rağmen çağdaş, uygar, Batılı bir toplum olmak için çırpınıp durduk.

Çocuklarımıza "Dağ başını duman almış" olsa bile, Mustafa Kemal’in tasarladığı parlak bir geleceğe doğru "yürümeyi" şarkılarla öğrettik.

Şimdi ise; tarikat okulları ile donatılmış bir Anadolu’yu, türbanlılara vaat edilmiş üniversiteleri, laikliği değiştirme olanağı sunulmuş devlet adamlarını, ulema özlemlerini, imamlar tarafından yönetilen bir Türkiye’yi istemem...

O "istikrar" denilen süreç umurumda değil.

Çünkü:

Benim için bir tek Türkiye var.

Onun başına Tayyip Erdoğan’ı "cumhurbaşkanı" istemem. "



Bu yazıdan sonra başka da bir şey demiyorum. Ellerine sağlık Bekir Coşkun.

Çarşamba, Nisan 11, 2007

3 x 3 'lük Yeni Bir Sobe

Mutfak Robotu sobelemiş beni. Gerçi her zamanki gibi foto koyamıyorum ama tariflerimi verip cevaplarıma geçeyim.

Fındıklı Kek
Malzeme: 200 gr dövülmüş fındık ya da ceviz
200 gr eritilmiş margarin ya da tereyağı
200 gr un
200 gr şeker
4 yumurta
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya

Önce yağ ve şeker çırpılır. Yumurta eklenir. Daha sonra elenmiş un, k.tozu ve vanilya eklenip çırpılır ve en son fındıklar eklenir. Yağlanmış kalıba dökülüp, 175 derece fırında 40-45 dakika pişirilir. Ertesi güne daha güzel oluyor.

Bu kek: Fikrişe,Renklere ve Çiçeklibahçeye gitsin.


Fırında Kabak
Malzeme: 1 kg. kabak
1 büyük soğan
1 demet dere otu
7-8 diş sarmısak
2-3 domates
tuz, karabiber,nane, zeytinyağı

Kabakların kabuklarını kazıyın. Sonra küp küp doğrayın. Derin bir kaba koyun. Üzerine soğanları iri iri doğrayın. Dere otunu kıyın. Domateslerin kabuklarını soyup küp küp doğrayın. Sarmısakları soyup, ikiye bölüp ekleyin. Tuz, karabiber, nane ve bir çay bardağı kadar zeytinyağını ekleyip güzelce harmanlayın. Yağlanmış borcama dökün. Kabak kendi su saldığından 1 çay bardağı kadar su da ekleyip 200 derece fırında kabaklar yumuşayana kadar pişirin. (yaklaşık 45 dakika) Bu arada fırına vermeden önce borcamın üzerini alüminyum folyo ile kaplayın. Kabaklar yumuşayınca folyoyu alıp, kabakların üzeri kızarana kadar 10-15 dakika daha pişirin ve fırından çıkarıp soğumaya bırakın. Bu yemeği sıcak, ılık, soğuk her türlü yiyebilirsiniz. Ayrıca sade yiyebileceğiniz gibi üzerine sarmısaklı yoğurt döküp de yiyebilirsiniz.

Bu yemek te Mutfak Camı Burcu'ya, Asortik Krep'e ve Sümüklüböceğe gitsin.


Fırında Hamsi

Malzeme: 1 kg. hamsi(aslında sardalya da olabilir)
Yarım demet maydanoz
Yarım paket galeta unu
Bir kaç parça margarin

Balıklar fileto şeklinde ayıklanır, yani başları, kuyrukları ve kılçıkları çıkarılır, yıkanır. Maydanoz ve galeta unu birlikte robottan geçirilir. Balıklar ile bu yeşil unumsu karışım güzelce karıştırılır. Borcam yağlanır, Balıklar düzgün bir şekilde içine sıralanır. Enson kalan galeta karışımı üzerlerine dökülür. En üste fındık büyüklüğünde bir kaç parça margarin konur. 150 derecede en fazla yarım saatte pişiyor. Yalnız yanına bira zorunlu , ona göre:))

Bu hamsi de Pınar'a, Kurunane'ye ve Annelog'a gitsin.

Gelelim diğer sorulara;

1.1 Daha önce yaşadığınız 3 şehir
İzmir:Doğduğum büyüdüğüm ve 1 yıl dışında hiç ayrılmadığım şehir. Umarım burada da ölürüm
İstanbul: İlk yıl ünüversiteyi kazanıp gittiğim, 1 öğrenim yılı boyunca kaldığım sonunda yapamayıp döndüğüm yer. Yok, ben almayayım kalsın. Çok güzel olabilir ama çok yorucu.
Aslında başka uzun süreli yaşadığım bir yer yok. Eşim askerdi ve oğlum doğmuştu. Oğlum 1,5 aylıkken yanına Malatya'ya gidip 1,5 ay orada kalmıştık. Sonra da
tezkeresini almıştı ve birlikte İzmir'e dönmüştük. Sayılır mı ki bu şimdi?
1.2 Tatil için gittiğiniz, gördüğünüz ve önermek istediğiniz 3 yer
Çeşme:Yalnızca yazlık orada diye değil, yazlığımız olmadan önce de gittiğimiz yer. Bekarken Bodrum iyi olabilir ama çocukla olunca daha düzenli yerler iyi oluyor. O yüzden Çeşme'yi kesinlikle öneririm.
Rodos: Sahilleri aynı Didim- Altınkum'a benzeyen bir yer. Belki ilk yurtdışı seyahatim olduğundan bayılmıştım. Yazın gitmenizi öneririm.
Prag: Kesinlikle ilkbaharda gidilmesi, nehir turu atılması, geceleri sokakları
arşınlanması gereken, tarih dolu müthiş bir yer.
1.3 Yaşamak istediğiniz (görmediğiniz olur) 3 şehir
İzmir: Zaten oradayım, şükürler olsun.
Diğer seçenekleri ben yaşamaktan ziyade gezmek olarak yorumluyorum ve diğer 2 şehir olarak Roma ve New York diyorum.

2.1 Şu an ki mesleğiniz nedir?
Emekli, çok komik. Böyle meslek mi olur, di mi? Aslında bankacıydım. Çok sevdim,hala seviyorum. Özellikle ihracat bölümünü. Kolay değil, 20 yıl. İnsanın kanına işliyor. Belki bunda genellikle iyi insanlarla çalışmamın da etkisi olmuştur.
2.2 Dünyaya yeniden gelseydiniz , hangi mesleği yapmak isterdiniz?
Yine bankacı olabilirim. Ya da İngilizceyi kullanabileceğim her iş. Ama rehberlik
falan değilde, mesela spontane tercümanlık, heyetlere çevirmenlik gibi.
2.3 Kesinlikle ben yapamazdım dediğiniz meslek nedir?
Öncelikle cerrahlık. Kan tutmaz beni ama iyilik için bile olsa kesemem kimseyi.Bir de ticaret. Biz alışmışız ay başında belli bir para almaya. Belirsizlik beni mahfeder. Bir de çek ertelet, Alininkini Veliye, Velininkini Aliye, aaaa bana gelmez böyle katakulliler.

3.1 Yaşam felsefenizi oluşturan sözlerden biri
Biraz kaba olacak ama " Kurda sormuşlar ensen niye kalın, kendi işimi kendim görürüm de ondan " demiş. Ama burdan şu sonucu çıkarmayın;Kimseye de yardım etmez. Asla. Kim isterse hemen koşarım. Ama huy işte, ben birilerinden bir şey istemeyi sevmiyorum. Sonuna kadar her şeyi kendim halletmeye çalışırım.
3.2 Bir kitaptan alınan çok sevdiğiniz bir cümle veya paragraf veya bölüm
"İntihar etmeyeceksek içelim bari!"
En sevdiğim yazarlardan biri olan Adalet Ağaoğlu'nun "Bir Düğün Gecesi" romanının ilk cümlesi, sanırım kitapseverler arasında en fazla bilinen cümle de aynı zamanda.
3.3 Çok sevdiğiniz bir şiirin bir parçası
Orhan Veli'yi çok severim. Özellikle de o kısa şiirleri; bir değil 2 tane yazdım aşağıya

Bekliyorum,
Öyle bir havada gel ki
Vazgeçmek mümkün olmasın


Baka kalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel
Serde erkeklik var, ağlayamam

Sobelediğim arkadaşlarım. 3 gün içinde sobeye cevap vermeniz lazım. Bu bir. Bu sobenin ilk şartı, bu. 3 yemek tarifi yazacaksınız. Bu iki. Yemek tariflerine isterseniz foto koyabilirsiniz(ben malum koyamıyorum). Her yemekle de 3 kişiyi, toplamda 9 kişiyi sobelemeniz lazım. Bu da üç. Hadi bakalım kolay gelsin
.

Salı, Nisan 10, 2007

Geçen Hafta ve Bu Hafta

Geçen hafta çarşamba günü halamlara gittim ziyarete. Perşembe günü ise emekliler toplantımız vardı. Hatay tarafındaydık. O kadar fırtına vardı ki araba vapuru bile çalışmadı. Çevre yolundan geldik. O gün çok güzel geçti. Kız kıza muhabbetin yeri ayrı. Cuma resmen ense yaptım, yayıldım evde. Cumartesi günü oğlumla biraz alışveriş yaptık. Akşamüzeri de eşimle sahilde dolaştık. Dolaşırken kuzen aradı. Kızı Ankara'dan tatil için gelmiş(Bilkent'te paskalya tatili varmış) Bu akşam yemeğe bize gelin dedi ama dediği saat 7,30. Ben saat 6 gibi yumurtalı ekmek yapmıştım. Yanında yumuşacık, yağlı beyaz peynir, ayva reçeli ve çay eşliğinde götürmüştük. Gıgığımıza kadar doluyuz zaten ama maksat birarada olmak. O gece yine 10 kişiydik. Üstelik gelemeyen bir kuzen grubu daha vardı.Ben yalnızca yeşilliklerden oluşan bir tabak ve 1 kadeh kırmızı şarap aldım. Yok, gitmiyo çünkü. Ertesi gün de eşim annelerini yazlığa götürürken oğlumla ben de gideriz diyorduk. Ama ay akşamdan doğdu gene ve oğlumun her pazar sabahı 9'da olan kursu öğretmeninin ricası nedeni ile öğlen 2.30'a kaydı. Yani tam günü ortadan bölüyor. Biz gidemedik. hava da nasıl güzel. Hem azıcık erik de yerdik. Gerçi henüz çok küçükler, annem yemeyin safra o diye çocukken bize kızardı. Ama annem görmeden bir kaç tane yerdim canım:))

Dün haftabaşı, ilaç yazdırmaya doktora gitmiştim. Biraz laflarken "sen 45 yaşındasın ve hiç mamografi çektirmemişsin, hemen gitmen lazım"dedi. Haydaaa, nerden çıktı şimdi bu. Gerçi annemin halası meme kanserinden ölmüş ama bu dediğim 1950'ler falan. Ben de ne doktora gitmeyi ne de kendimi bu kadar (affedersiniz) kurcalatmayı sevmem. Aradıkça bulunuyor çünkü. Tövbe tövbe, başıma bir de mamografi işi çıktı şimdi. Tamam, cahil değilim, gerekliliğini biliyorum ama bünye reddediyor işte. Neyse, gitçez sonuçta da bi daha artık 50'de falan giderim herhalde. Sevmiyorum böyle işleri. Allah doktorlara ne muhtaç etsin, ne de başımızdan eksik etsin. Ben artık son noktaya gelmeden doktora gitmeyi sevmem. Mecburiyetten bir tansiyon ilacı kullanıyorum o kadar. Kullandığım en ağır ilaç aspirindir. Her derde deva:)) O da hastaysam, ağrım falan varsa. Yoksa onu da öyle düzenli içmiyorum. Ay, hep hastalık, tam emekli muhabbeti oldu. Ordan çıktım kafayı dağıtmak için markete girdim. Yazlığa fenerler, rüzgar çanı(eskisi rüzgardan parçalandı) , mum ve şamdanlar aldım. Oradan da anneme geçtim. Hiç mamografi işini söylemedim. Çünkü evham eder,"ne oldu, bir şeyden mi kuşkulandı ki çektirtiyor" diye ahret soruları sorup, kendi kendini perişan eder.
Bugünse temizlik var. Perşembe günü bir arkadaşla buluşup önce biraz birşeyler yiyip oradan "söz ve müzik" filmine gitmeyi düşünüyoruz. Hem romantik, hem komedi. Tam kafa dağıtmak için. İşte hafta bitti bile sayılır. Zaman mı hızlı geçiyor,biz mi hızlı yaşıyoruz, çözemedim gitti.

Cuma, Nisan 06, 2007

Cuma Güzeli

Images for your blog

Bu Cuma'nın güzeli de bu olsun. Beylerin 3. sayfa güzellerine nazire olarak:))
İyi Tatiller

Pazartesi, Nisan 02, 2007

Kültür Böceği

Geçen hafta kültür böceği Çenebaz şeklindeydim. Gerçi buna en büyük katkıyı sağlayan gençturksel'den allah razı olsun. Biz 2 emekli arkadaş önce pazartesi günü "Mutluluk " filmine, perşembe günü de " Mavi Gözlü Dev" filmine gittik. İlkini çok beğenirken, 2.si için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Mutluluk'ta hem oyuncular, hem konu hem de görüntüler güzeldi.Ha, bu arada ben sinema eleştirmeni filan değilim. Tamamen kişisel görüşlerim. Ama diğer film bir kere çok durağan, ilerlemek bilmiyor. Belki ben de çok yüksek beklentilerle gittim, onun da etkisi var mı bilmiyorum ama dediğim gibi sıkıcı bir film. Üstelik Nazım Hikmet'in şair ve politik kişiliği dururken en kötü yanı olan aşk hayatını anlatmakla hata etmişler. Bence çok da kabul edilebilir şeyler değil yaşadıkları. Piraye ile evliyken halasının kızı Münevver'in ona aşkını itiraf etmesi ile hop ona döndü. Üstelik o kadın da evli ve 1 çocuğu var. Piraye soğukmuş falan filan. İyi de tam da 2. Dünya savaşı nedeni ile Türkiye'nin yokluklarla boğuştuğu bir dönemde, doğru dürüst bir geliri olmayan kadın 2 çocuğunu yetiştirmeye, hapisteki eşine yardım etmeye çalışıyor. Üstelik eşinin politik görüşleri nedeni ile polis tarafından sürekli taciz ediliyorlar. O kadının 2 yanını görecek durumu hali mi var, aşk şöyle dursun. Velhasıl filmde Nazım Hikmet'e kızdım bile diyebilirim. (Evli kadın sendromu). Neyse siz yine de gerçek eleştirmenleri okumadan buradan fikir sahibi olmaya çalışmayın. Ya da en iyisi görüp kendiniz karar verin.

Onun dışında Salı günü malum oğluşumun doğumgünü idi. Akşam birlikte dışarıda bir şeyler yedik. Perşembe günü de babaannesi çağırdı. Tüm akrabalar oradaydık. Birlikte yemek yedik. Sonra da oğlum pastasını kesti. Babası oğluma Adidas'tan eşofman takım ve birkaç tişört aldı. Ben i-pod aldım. Genelde diğerleri para verip , sen ne istersen al dediler. O, bu durumdan memnun. Çünkü bilgisayarına bir şeyler almak istiyormuş.

Cumartesi günü biraz market alışverişi yaptık. Sonra oradan pizza almış eve dönerken eşimin kuzenine uğrayalım dedik. Saat 4 gibi falandı birlikte pizzaları yedik. Sonra gitmeyin, akşam da beraber olalım deyince onlarda kaldık. Akşam da muhabbet içinde yedik,içtik. Pazar günü ise güneşli ama serin bir hava vardı. Biraz sahilde dolaştık. Sonra bir cafeye oturup bira-patates yaptık. Dönüşte ben biraz ütü faslına giriştim ama bu kez az ütüledim. Yarın kadın temizlik yaparken ben de ütü yaparım diye düşündüm.

Bugün anneme gidicem birazdan. Ama sabahtan yemek yaptım, oğluma ıslak keke yaptım, bir de puding karıştırdım. Dün akşam bizimkiler abur cubur bir şeyler aradılar ama pek bir şey yoktu evde, ben de vicdan yaptım. Bugün sabahtan hazır ettim hepsini. Akşam dönerken biraz da çerez alırım, beylerin keyfi yerine gelsin.

İşte böyle. Hadi herkese iyi haftalar olsun.

Cuma, Mart 30, 2007

Kel Alaka:))

Images for your blog

Cuma cuma gözünüz gönlünüz açılsın dedim, kızlar. İyi tatiller:))

Salı, Mart 27, 2007

Oğluşuma

Friendster images
Bugün canımın içinin, bi tanemin, dünyamın, yaşama amacımın, karakuzumun yaşgünü. 16 bitiyor, 17 oluyor. Artık delikanlı yani. Nasıl geçti Tanrım bu yıllar, ne bu hız? Daha dün kucağımda değil miydi? İlk aşısını olurken iğneye ne olduğunu anlamadan bakan, iğne vurulduktan sonra da yaygarayı koparan o tombik yanaklı oğlan ne zaman 17 oldu? Seneye 18 mi olacak? Reşit olacak, ehliyet alabilecek, oy kullanabilecek yani. Oysa doğduğunda etraftaki 1-2 yaşındaki çocuklara bakıp ne zaman bu kadar büyüyecek diye hayal kuran ben değil miydim?
Sabah onu öpe koklaya (aslında diğer sabahlar da pek farklı olmuyor ya) uyandırdım. Sonra ona doğum hikayesini anlattım. Gülerek dinledi. Oysa benim gözlerim dolu dolu idi. Ama sevinçtendi onlar. Zaten o hiç üzülmesin, hep gülsün istiyorum. Tanrım ne olur bana onun acısını gösterme. Yaşamı boyunca hayatı su gibi gitsin. Kötülerle, engellerle karşılaşmasın. Sağlıklı olsun, şanslı olsun, bahtı açık olsun. Kadir kıymet bilenlere düşsün. Üzmesin, üzülmesin. Tanrım onu kötülüklerden koru. Hep iyilik yapsın, iyilik bulsun.
Ne diyeyim daha, bilmiyorum.
Canım oğlum, seni çok seviyorum. İyi ki seni doğurdum, iyi ki sen benim oğlumsun. Bi tanem, birlikte daha nice yıllara

Perşembe, Mart 22, 2007

Yine ben

Ay, hızımı alamadım, bir post daha attırıvereyim bugün dedim. Öncelikle o ÖSS başvuru formunu buldum. Bazen kafam sonradan çalışır. Okula gitmeden önce telefonla sorayım dedim. Oğlumun okulunda kalmamış ama başka bir okul adı verdiler. Orada olabilirmiş. Oraya da tel. ettim, varmış. Önce otobüse, sonra dolmuşa binip gittim. Formu alıp anneme bıraktım. Çocuk da (biz ona delikanlı diyelim artık) annemden gelip alıcak. İnşallah sınava da böyle gevşek hazırlanmıyordur. Şansı bol olsun.
Dışarıda hava çok kapalıydı. Yağmur çisil çisil yağıyordu(ki hala yağıyor) . Yürüdüğüm anlarda özellikle şemsiyemi açmadım ki azıcık ıslanayım dedim. Herşeyi zamanında yaşamak lazım herhalde. Bu yıl doğru dürüst kış, yağmur görmediğimizden, ben bile yağmuru özlemişim. Göztepe, Konak tarafı görünmüyordu pustan. Çok hoşuma gitti. E kurt dumanlı havayı severmiş te benden de ne kurt olur ya. Ben yalnız eşime:) dişlerimi gösteririm. Eh, o kadar da olucak di mi? Bunlar evliliğin tuzu biberiymiş. Ama bizim tuz acuh fazla kaçıyo arada. Neyse bu konulara girmeyelim.

Ben böyle hep havadan sudan yazıyorum ya. Aslında biliyorum, çok daha önemli sorunlarımız var; ama RTE'nin cumhurbaşkanı seçilme olasılığı ve ardından gelebilecek felaketler, kendilerini 2. sınıf vatandaş yapmak isteyen bir düzeni savunan sıkmabaş genç kızlarımız, Atatürk'ümün kemiklerini sızlatan uygulamalar, bizi bir yüzyıl geriye götürecek işler, eften püften şeyleri bile diyanete danışan insanlarımız, doğuda yaşananlar, küresel ısınma, çocuklarımıza yaşanabilecek bir dünya bırakabilecek miyiz kaygıları gibi konularda yazmak istemiyorum. Ben bu tür şeyleri çevremdekilerle, konuşarak paylaşmayı seviyorum. Burası benim için bir günlük, yani gün içinde yaşadıklarımı, yaptıklarımı yazdığım bir yer. Bu tür konulara burada girmek istemiyorum. Ha, neden mi yazdım bunları? Bilmem, canım öyle istedi. Bu da böyle bir post olsun dedim.

Türkçemiz

Bu sabah yağmur var İzmir'de. Azıcık yağsın ya. Yoksa bütün yaz susuzluktan leş gibi olucaz valla. Dün arkadaşlar bana gelicekti. O yüzden salıdan beri ayaklarım ardıma vuruyor. Salı günü temizlikten sonra market alışverişine gittim. Akşam zeytinyağlı enginar, tatlı olarak limonlu pelte yaptım. Dün ise sabahtan yoğurtlu kabak ve kereviz salatalarını yaptım. Pirincimi ıslattım. Ana yemek olarak Mutfak Robotunun daha önce de denediğim patatesli tavuğunu yaptım. Tabi etrafı topla falan derken zaman hızla geçti ve saat 12'de kızlar geldi. Bu arada onlara bir de sürpriz yaptım. Gelen kızlardan birinin eşi halen bizim bankada çalışıyor , şubesi bana çok yakın ve gelen herkesin de çok eski arkadaşı. Eşinin bile haberi yoktu, kocasını karşısında görünce o da şaşırdı. Saat 12.30 da o da öğle tatilinden istifade geldi. Kakara kikiri yemek yedik, kahveden sonra o gitti. Biz kızlar kaldığımız yerden muhabbete devam ettik. Güzel bir gündü.

Bugün de oğlumun okuluna gidip ÖSS başvuru formu kalmış mı sorucam. Bir tanıdığın oğlunun formunun başına bir kaza gelmiş, şimdi acilen yenisini alıp doldurmaları gerekiyor. Umarım vardır ama onlar dün Balçova tarafındaki tüm liselere bakmışlar, bulamamışlar. Yarın da son gün. Boşu boşuna bir senesi gidecek. Biz bu durumlara ulukluk deriz. Herkesin başına gelebilir ama bu kadar hayati bir şeye de biraz özen göstermek gerekir. Neyse, büyük konuşmamak lazım, hayatta insanın başına herşey gelebiliyor.

Dün duyduğum bir deyim çok hoşuma gitti, sizlerle de paylaşmak istedim. Belki sizler duymuşsunuzdur da ben ilk kez duydum. Hani bazen eşiniz ya da evladınız gecikir de merak edersiniz ya. O durumlar için" anamın aklına gelen değil, eşimin aklına gel başıma gelsin" denirmiş. Çünkü bir kadın eşi gecikince hemen zamparalık yapıyordur der. Oysa analar hemen acaba başına bir şey mi geldi, kaza mı oldu diye kötü şeyler düşünür. Bir de halamdan duyduğum " Ha dediği yere han yapmış "lafı çok hoşuma gitti. Özellikle benim gibi tek çocuğu olup, onun her isteğini hemen yerine getirenler için çok hoş bir laf. Türkçemiz ne kadar zengin. Çok fazla deyim var ve ben bunları kullanmayı çok seviyorum. Ha, bu arada Türkçemiz demişken şu Gülşen'in "Şahane" şarkısındaki şahane kelimesini telaffuzuna kıl oluyorum. İlk heceyi kısa okuyup ikinci heceyi uzatıyor. Halbuki her iki hecenin de uzun okunması lazım. Ve eminim onu duyan birçok insan bu kelimeyi yanlış telaffuz edecekler. Bir de gardolap(gardrop), fortmanto(portmanto) gibi yanlış kelimelere de dayanamıyorum. Emin olmadığımız yerde tdk.org.tr sitesine girip bakabiliriz. Ayrıca aynı siteye
e-posta adresini bildirirseniz size her gün 2 kelime gönderiliyor. Öneririm.

Perşembe, Mart 15, 2007

Daldan Dala

Günler güzel geçiyor bu aralar. Dün yıllık iznine ayrılmış bir arkadaşımla buluştuk. O benden 2 yıl sonra falan bankaya girmişti ama yeni çıkan kanun onun emekliliğine 6-7 yıl kadar ekledi. O yüzden ben emekliyim, o ise hala çalışıyor. Biraz uzak bir şubede de olduğundan çok fazla gidemiyorum ona. Neyse dün Ege Park'a gittik. Çaylarımızı , kahvelerimizi içtik, güzelce sohbet ettik. Daha çok oğlanlardan konuştuk. Onunki bu yıl OKS sınavına giriyor. Kazanırsa ve kazanamazsa olarak farklı senaryolar yazdık. Devlet okulu mu, kolej mi derken biraz da kitaplar ve müzik, zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. 13.30 gibi buluştuk. 17'de zor ayrıldık. Yaz izinlerinde pek görüşemiyoruz. Haklı olarak onlar tatile gidiyor, falan filan. Yani dün çok iyi geldi.

Pazartesi günü her zamanki gibi anneme gitmiştim. Hem ziyaret, hem ticaret oldu. Nohut götürmüştüm, düdüklüde haşladık. Benim düdüklüm yok. Büyük söylemeyeyim ama her halde hiçbir zaman da olmayacak. Zaten mutfağıma sokmayacağım 3 adet ürün var;
1) Düdüklü tencere: Çocukluktan kalma bir korku. Sadece duyduklarımdan dolayı, yoksa öyle düdüklü faciası falan yaşamadık ama hep o patlayan düdüklü tencere hikayelerinden dolayı alamıyorum. Alsam da kullanamayacağım biliyorum.
2) Fritöz: Tamamen sağlıksal nedenlerle. Aynı yanmış yağı defalarca kullanmamak için. Zaten kızartma bizde çok fazla yapılan bir şey de değil. Eşim yemez. Bu durumda almak akıl karı değil.
3) Mikrodalga: Bu da sağlıksal nedenlerle almadığım bir şey. Işınların kanser yapıcı etkisi olabileceği gerekçesiyle bunu da almıyorum. Belki zaman kazandırıyor ama ömrü kısaltınca kazanılan zaman neye yarar.
"Soydur çeker, .oktur kokar "demişler. Ben de biraz anneme çekmişim bu konularda. Onun da bazı önyargıları vardır (ilaç kullanmayla ilgili) ve asla kıramazsınız bunları. Benimkiler de bunlar. Ya da bazıları diyelim. Düşünsem mutlaka vardır daha bir sürü gıcıklıklarım .

Bu hafta Salı günü kadın gelmedi temizliğe. Bugün gelicek. Dün de arkadaşımla buluşmadan önce Bostanlı pazarına gittim. Mevsimi diye yine enginar aldım. Kayınvalidem de dondurulmuş içbakla vermişti. Bugün ikisini birlikte pişiricem. Tabi gitmişken diğer yeşilliklerden de aldım. Patates, soğan gibi şeyleri taaa pazardan eve taşımak zor geliyor. Onları yakındaki marketten alıyorum. O yüzden benim pazar alışverişim genelde yeşil sebze-meyve ağırlıklı oluyor. Hem elimde de çok fazla yük olmamış oluyor.

Burada hava çok soğuk. Nasıl sert bir rüzgar var anlatamam. İnsanın yüzünü bıçak gibi kesiyor. Mart kapıdan baktıracak yani. Allah vere hasta olmayalım da bahar bahar. Zaten haftasonuna doğru buralar tekrardan ısınmaya başlıyormuş. Sözde bu sene kış olmadı dedik gene de 750 litre mazot yakmışız. Bi de kış olsaydı ne olacaktı bilmiyorum. Hala şu doğal gaz da gelmedi. Bizim karşı sokağımızda var, bizde yok. Üstelik hiçbir çalışma da yok. Belediye ile doğal gaz şirketi arasında anlaşmazlık varmış diyorlar. Bari önümüzdeki yıla yetiştirseler. Yoksa ben kışın her ay emekli maaşının tamamını mazotçuya havale edicem.

Bu da böyle bir post oldu. Daldan dala, daldan dala

Pazartesi, Mart 12, 2007

Sobe

Sobe sobe üstüne geldi. Bakalım benim için hayattaki en önemli şeyler nelermiş?

1) Oğlum, oğlum, oğlum. Açık ara önde diğer herşeye göre. Allah acısını göstermesin.
2) Eşim, annem, babam, kardeşim, bitanecik yeğenim, teyzem ve kuzenler
3) Büyük halam ve kuzenler
4) Arkadaşlarım. Şanslıyım diye düşünüyorum. Hepsi çok uzun yıllara dayanan güzel ve sağlam dostluklarım var. Allah bizleri ayırmasın.
5) Para. Çok mu maddiyatçı göründüm? (Material girl). Maalesef onsuz olmuyor. Ama burcumun özelliği olarak biriktirmeyi değil, harcamayı seviyorum. Ben hep "Gelsin de gitsin" derim.Üstelik de yalnız kendim için değil, tüm çevrem, arkadaşlarım için de harcarım . Hediye vermek en sevdiğim şeydir.
6) Bilgisayarım.(Yoksa bu emeklilik nasıl geçerdi?) Artık onsuz bir hayat düşünemiyorum.
7) İzmir . Herhalde bu saatten sonra olmaz ama bir gün başka bir yerlerde yaşamak zorunda kalmam umarım. Seviyorum memleketimi.
8) Müzik . Özellikle yeni akım Türkçe Rockçılar çok hoşuma gidiyor. Gerçi her tür müzik içinde sevdiğim şarkılar var. Klasikten Türk Sanat Müziğine kadar. Evde her zaman müzik açıktır.
9) Kitaplarım. Yalnız okumak yetmez. Bir de mutlaka sahip olmalıyım. Mutlaka kütüphanemde olmalılar.
10) Saat. Her türü. Kol saati, duvar saati, masa saati. Zaten evde saat olmayan yer yok. Ayrıca ben de takı olarak yalnız saat sevdiğimden çeşitli saatlerim vardır. Ama onları değişik değişik takmam. Birini bir takmaya başlarım, birkaç ay gider. Hep zamanı görmek isterim.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar.Mutlaka unuttuğum bir şeyler vardır. Sabah sabah bu kadar anımsayabiliyorum.

Gelelim alıp ta memnun kaldıklarıma;(Bu arada tabi bende foto moto yok. Artık düz yazı ile idare ediverin)

1) Sokaktaki bir tezgahtan yani işportadan aldığım bir çift siyah süet bot. Dağa, taşa, yokuşa, bayıra, yağmura, çamura rağmen o kadar dayanıklı çıktı ki. Artık ağzı burnu döndü ama. Birlikte 7. yılımız falan herhalde. Aynısından bulsam yenisini alıcam ama valla o kadar baktım bulamadım.
2) Bavul çantam. Çantalarım illa kocaman olacak ki herşeyi içine atabileyim(sonra da aradığımı bulamayıp kafayı yiyeyim)
3) Fırınım. Yalnız kek, çörek, börek değil , bizim evde et, balık, tavuk türü yemeklerin de çoğu fırında pişirildiğinden (eşim aşırı sağlık düşkünüdür, kızartma yemez) benim elim ayağım gibidir.
4) Gerçi tüm ev aletleri öyle. Kendimi elde çamaşır yıkarken düşünemiyorum. Ya da elde çalı süpürgesi fars fars diye evi süpürürken. Allah bunları bulanlardan bin kere razı olsun.
5) Su ısıtıcısı (Kettle) Zırt pırt herşeye sıcak su gerekiyor. Yemek yaparken, çay ya da bitki çayları için, bazen termofora koymak için. Çok büyük kolaylık.
6) Valla buna ne deniyor bilmiyorum ama hani küçük tepsi gibi olur ahşaptan, altında da kucağınıza koyabilmek için minderi var. Tepsinin üstünde de desenler vardır. İşte ben onu da çok kullanıyorum. Örn; sabahları tv karşısında kahvaltı ederken, akşamları koltuğa kıvrılmış bir taraftan tv bakıp diğer taraftan bulmaca çözerken filan. Çok rahat.

İsteyen herkes kendini sobelenmiş kabul etsin. Ben hepsini sobeliyorum.

Pazartesi, Mart 05, 2007

Değişik bir şey yok

Olağan haftasonu raporumu veriyorum;
Cumartesi günü, daha önceden sözleştiğimiz gibi bir arkadaşım ve eşimle birlikte Gaziemir tarafındaki outletlere bakmaya gittik. Hem oğluma, hem de o akşam doğumgünü olan eşimin yeğenine bir şeyler alacaktık. Oğluma spor ayakkabı aldım, yeğene de Mudo'dan bir kazak. Bu arada eşim de bir ceket beğendi, onu aldı. Fakat oğlum ayakkabının modelini beğenmedi. Neyse, o gün biz yaklaşık 3-4 saat gezmişiz. Dönüşte ben bir şeyler yiyip yattım, 1,5 saat kadar uyumuşum. Akşam da yeğenin doğumgününe gittik. Annesi muhteşem bir sofra hazırlamıştı sağolsun. Bir de herhalde o kadar yorgunluğa önüne hizmet edilince insanın hoşuna gidiyor. Yine kayınvalideler, görümcemler, teyzemiz aynı gruptuk. Muhabbet iyiydi. Dönüşte bizimkiler uyudu ama ben gündüz uyuduğumdan uyku tutmadı. Ben de kalktım, CNN Türk'te "Bir yudum insan" vardı. Nilüfer'i anlatıyordu. Nilüfer'i severim. Onu izledim. Ardından Business Channel'da "Ladies Room" diye bir film vardı. Adamın eşi ve sevgilisi aynı tuvalette karşılaşıp , önce bilmeden arkadaş oluyorlar, sonra durumu anlayıp adama karşı cephe alıyorlar. Eğlenceliydi. Onu da izledim. 2,5 gibi yattım. Sabah oğlanın kursu olduğundan yine 8 gibi kalktık. Kurs çıkışı onu alıp ayakkabıyı değiştirmek için tekrar Gaziemir'e gittik. Ayakkabı beğenemedi. Onun yerine 2 tişört, 2 spor çorabı, bir de basket şortu aldı. Bahaneyle 2 yeni yazlık tişörtü oldu. Bu durumda yine ayakkabı almak gerekiyor. Artık o da önümüzdeki haftasonuna kaldı. Oradan dönerken annemlere uğradık. Oradan da eve. Ben malum ütücü başı olarak yine haftaiçi için gerekli 10 adet gömleği ütüledim. Yemek yapacak gücüm kalmamıştı. Zaten oğlum da sevdiğinden pizza istedik. Sonra biraz buzda dans ve tumba yatak.

Yeni bir hafta yine. Havalar da çok güzel. Kendini sokağa atmak lazım. Herkese iyi haftalar.

Not:Şu an Emre Aydın'dan Git çalıyor. Bu çocuğun şarkılarını çok beğeniyorum, özellikle bangır bangır dinlemeyi.

Cuma, Mart 02, 2007

Postane

Dün bankanın istediği bazı evrakları göndermek için postaneye gittim. Malum eski PTT'yi devlet onyüzbin parçaya böldü. Yok telekom, yok PTT yok kablonet vırt, zırt. Neyse uzun yıllar olmuş bir postaneye girmeyeli. Malum bankadayken bizim tahsildarlara verirdik, onlar postalardı, o yüzden şaşırdım biraz ve biraz da üzüldüm. Aynı bankalara benzemişler. Orada da sıra numarası alıyorsun, numaranın ekranda yanmasını bekliyorsun falan. Daha da önemlisi tahsilat yeri gibi olmuş ya da banka şubesi gibi. Benden başka mektup postalayan yoktu zaten. Herkesin elinde para, elektrik, su, kablolu tv yatırıyorlar ya da havale yapıyorlardı. Bankalar yüksek havale ücretleri aldığından artık çoğu yer posta çeki nosu alıyor ve masrafsız havale yapabiliyorsunuz.

Orada oturmuş sıramı beklerken çoook eski yıllara döndüm. Ben daha 4 yaşındayken teyzem gurbete çıktığından mektup ve telgraf işine çok alışığız. Sürekli mektuplar gelir, gider. Anneannem teyzemin yanına gitse hemen ertesi gün "salimen geldim, selamlar" telgrafı gelir (Bu arada bu konuda geçen gün Punto Bey de yazmıştı.). Bizim postanemiz eski bir Rum eviydi. Girince büyük bir sofa, karşı ki odanın kapısı iptal edilmiş , orada o zamanlar henüz boyumun yetmediği bir banko arkasında 2-3 çalışan, sağda büyük bir tahta dolap ,üzerinde alt alta 3 adet uzunlamasına delik. Üzerlerinde "adi, uçak postası bi de şimdi adını hatırlamadığım bir şey" yazardı. Bankodaki görevliye istediğin posta çeşidini söylerdin, o pulu verir, yapıştırırsın sonra da uygun delikten mektubunu atardın.

Hiç unutmuyorum Orta 1'yim. İngilizce öğretmenimiz, Attila İlhan'ın eşi Biket İlhan (şimdi yönetmen-Kayıkçı, Mavi Gözlü Dev, Ayın Karanlık Yüzü gibi filmleri var). Rahmetli Attila İlhan da o zamanlar Demokrat İzmir gazetesinde. Öğretmenimiz bize " Çocuklar , Demokrat İzmir gazetesi çocuk sayfası da yapıyor. Şiirlerinizi , eserlerinizi gönderin" demişti. O zaman pek çok çocuk gibi ben de şiir yazıyorum. Ben de yazdığım bir şiiri gazeteye gönderdim ama eve gelince aklıma geldi ki ben o mektuba adımı- soyadımı yazmadım. Anneme söyledim. Birlikte tekrar postaneye gittik. Postacılar zaten mahallelimiz, bizi tanıyorlar. O gözümde büyüttüğüm koca dolabı çevirdiler ki mektubumu bulalım diye.Aaaaa, meğer o dolabın arkasında 3 raf var, her rafta koca koca renkli leğenler, mektuplar onun içinde. Ben demek o çocuk kafamla nasıl bir mekanizma düşünüyorsam, mektuplar otomatik ayrılıyor falan. Bayağı bir hayal kırıklığı olmuştu benim için. Neyse mektup bulundu, tekrar açtım, adımı yazıp tekrar o leğene bırakmıştım. Ayrıca şiirim de gazetede yayınlanmıştı. Ama gazetenin o nüshasını saklamamışız. Belki kütüphaneye gitsem bulurum. Nasılsa yaklaşık tarihi belli.

Artık herşey otomasyona dönüyor, robotlaşıyoruz. Eski sıcak ilişkiler kalmıyor ya da ben yaşlanıyorum. Çok nostalcik gördüm kendimi yav:))

Perşembe, Mart 01, 2007

İlkbahar Geldi

Bugün 1 Mart. Benim için yaz geldi artık. En sevdiğim 6 aya girdik. Zaten havalar bir süredir yaz gibi gidiyor. Bugün 23 Nisan , neşe doluyor insan modundayım.

Salı günü istediğim herşeyi yaptım. Okula da gittim, fönümü de çektirdim. Hatta sabahın köründe( 7 gibi) yemek bile yaptım akşam için. Toplantımız her zamanki gibi güzel geçti. Karar verdik. Havalar güzelleştiği için bundan sonraki turları dışarıda yapıcaz. Yemek+ Sinema+ çıkışta çay/kahve şeklinde.

Dün ise pazara gittim. Malum Bostanlı'nın meşhur Bospa'sı. Ama ben tekstilden çok yeşillik manyağı şeklinde alışveriş yaptım. O marullar, taze soğanlar tablo gibiydi valla. Ağzımın suları aktı. Enginar çok ucuzlamış. Tanesi 75 kuruştu. Yer elması, pıras, brokoli, bakla falan da aldım. Bugün enginar yapıcam. Eşim de, ben de bayılıyoruz. Mevsimi gelince haftada en az 1 kez yapıyorum, bazen 2 bile oluyor. Mevsim de geldiğine göre. Bu arada bugün okulda toplantı var. Ona da gidicem.

Ama önce D-Max kanalında 9.30 da başlayan "sultan makamı" dizisi var, onu seyredicem. Ben o diziyi ilk oynadığında seyretmemiştim. Şansına ilk bölümünü izledim geçenlerde. Çok beğendim. Şimdi mümkün olduğunca kaçırmamaya çalışıyorum. Hadi ben şimdi gidip kendime kahvaltı hazırlayayım ve tv karşına kurulayım.

Dip Not: (İzledikten sonra yazıyorum)Sultan Makamının senaristi Ali Ulvi Hünkar'mış. Aynı zamanda Yeditepe İstanbul, Güz Yangını(ki yarıda kesilince çok üzülmüştüm),Cesur Kuşku, Gözyaşı Çetesi dizilerinin de senaristi. Bunların hepsi beni kalbimden yakalamış dizilerdir. Özellikle Sultan Makamı ve Yeditepe İstanbul dizilerini (aslında mekan ve insan ilişkileri bakımından benziyor iki dizi) belki bana çocukluğumun komşuluk, dostluk, mahalle ilişkilerini anımsattığı, bir yerlerde hala insani duyguların var olduğunu gösterdiği için daha çok seviyorum.

Pazartesi, Şubat 26, 2007

Neler Yaptım?

Geçen hafta gezmekten yorgun düşen Çenebaz olarak, Perşembe ve Cuma günleri evde dinlendim. Cumartesi eşim annelerini yazlığa götürecekti ama son anda vazgeçtiler. Oysa onlar gidiyor diye ben de kızlarla Alsancak'ta buluşmak için sözleşmiştim. Kayınpeder de bize geldi, baba oğul onlar evde oturdular, ben arkadaşlarla buluştum. Ha, bu arada sabah eski apt.dan komşum aradı, akşam size gelmek istiyoruz diye. Ben de buyrun dedim. Hemen çıkıp yufka aldım, böreği hazırlayıp dolaba attım. Cumadan yaptığım ıslak kekim vardı. Bir de lor kurabiyesi aldım. Zaten çerez, meyva falan var. Neyse, oradan föne , oradan da Alsancak'a. Hiç aklımda yokken kendime bir çanta aldım. Yargıcı'da inanılmaz ucuzluk vardı. Herşey %70 indirimdeydi. 180 liralık çantayı 53 liraya aldım. Gerçi daha kullanamam, baharlık bir model. Kızlarla bir yerlerde oturduk, yedik, içtik, muhabbet ettik. Akşamüzeri dönüşte doğru mutfağa, böreği attım hemen. Zaten 8.30 gibi geldiler. Akşam da ortam güzeldi. Eski dostları görmek güzel oluyor.

Eşim ve anneleri pazar günü Foça'ya gittiler. Ben oğlanın kursunu bahane ettim, gitmedim. Ama 10 tane gömlek, 5 tişört ve sayısını anımsayamadığım kadar havlu, yastık kılıfı, ıvır zıvır ütüledim. Biraz yemek yaptım. Sonra da birkaç dizi izleyip, kitap okudum. Akşamüzeri eşim gelince çıkıp biraz dolaştık ama hava çok rüzgarlıydı. Sersem ediyor insanı rüzgar. Turu kısa kesip eve döndük. Akşam da teyzesi geldi oturmaya. Buz patenini seyrettik.

Bugün devlet daireleri ile işim var. Önce Taşıtlar vergi dairesinden "borcu yoktur" yazısı alıcam, arabanın vizesi gelmiş. Sonra da nüfus dairesine gidip vukuatlı nüfus cüzdan örneği alıcam, onu da bankadan istediler. Halbuki emekli olurken ki Mart sonu tam 3 yıl olacak, vermiştik. Ne değişti ki sanki? Devlet dairesi ile uğraşmak zor, inşallah çabuk biter işlerim. Eğer öğlene kadar biterse anneme gidicem.

Yarın da 9 ayın çarşambası biraraya gelecek. Önceden kararlaştırılmış bir klasik emekliler toplantısı var,allahtan evi bana yakın bir arkadaşta. Ama ben karşıdan gelenleri gidip iskeleden alıcam. Bu arada okuldan aradılar. Yarın gidip çocuklardan aidat toplanacakmış(oğlumun sınıfında ben temsilci oldum) Onları okul aile birliğine teslim edip, makbuzunu alıp, tekrar sınıfa götürmek lazım. Onun için de bir teneffüs para topla, ikinci teneffüs makbuzu götür, vakit alıyor. E, toplantı var, bi fön çektirmek lazım:) , kızlara güzel görünelim, yaşlılığı azıcık kapatalım.
Yani emeklilik zor, hep koşuşturma hep koşuşturma:))

Perşembe, Şubat 22, 2007

TEMA

TEMA vakfinin cok guzel bir projesi var. Kuresel ısınma gibi dev sorunumuzun oldugu su gunlerde lutfen suna tiklayip projeye destek verin. 5 dakikanizi bile almaz.

Cebren

Ve hile ile beni yeni bir versiyona geçirdi bu adi blog. Direkt olarak blogun adını yazıp girdiğimde yine Türkçe karakterleri göremiyorum, yazı kargacık burgacık çıkıyor. Ama sign in yapıp oradaki görüntülemeden girdikten sonra Türkçe karakterleri de görebiliyorum. Benim merak ettiğim sizler bloğa girdiğinizde nasıl görünüyor? Türkçe karakterler düzgün çıkıyor mu? Bu arada bu yeni versiyonda Çenebaz olarak kimseye yorum bırakamamaya başladım. Ama ona da şöyle bir çözüm buldum. Anonim olarak yorum bırakıp altına Çenebaz diye yazıyorum, böyle biline. Her türlü öneri, yorum ve yardımlara açığım bu yeni versiyon konusunda. HHEEEELLLPPP

Cuma, Şubat 16, 2007

Bugün

Bugün hava inanılmaz güzel, güneşli ve sıcaktı. Bu hafta sürekli dışarıda olduğumdan(eşim ayağı kırık tavuk gibi diyor) dün gece "artık Cuma günü bütün gün evde yatar, keyif yaparım" derken, telefon çaldı ve her daim ayartılmaya hazır ve de nazır Çenebaz arkadaşının yarın Pier'e gidelim mi teklifine hayır diyemedi. Öğlen vapurla Bostanlı'dan Konak'a geçerken deniz nasıl, çarşaf misali dümdüz anlatamam. Uzaklarda 8-10 balıkçı kayığı , her kayıkta bir balıkçı silueti görülüyor. Güneş denizde gözünüzü alan pırıltılar yaratmış. Biri martılara gevrek atıyor, onlar da yol boyu bize eşlik ediyor. Ay, dedim. Allahım öyle bir günde asla canımı alma. Aklım kalır sonra burda benim. Hani cnbc-e'de ghost whisperer diye bir dizi var. Yarım kalan işleri nedeni ile öte tarafa geçemeyip bu tarafta hayalet olarak kalanlar. Öyle olurum herhalde. Ben kasvetli, yağmurlu bir günde ölmeliyim ki öldüğüme üzülmeyeyim. Neyse, bu kadar karamsarlık yeter ki bu güzel günde karamsar olunamaz zaten, ben Konak'a geçtim. Gittim Pier'e, arkadaşım da geldi. Bir şeyler yedik, içtik, muhabbet ettik, bol bol güldük. En önemlisi canım arkadaşım bana sürpriz yaptı. Benim doğumgünümde görüşememiştik. Bana hediye almış. Ayrıca bir de küçük bir pasta almış. Küçük bir doğum günü kutlaması yaptık. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Bana hayatımda ilk kez böyle bir sürpriz düzenleniyor. Aklımın ucundan, kıyısından geçmemişti böyle bir şey. Çok sevindim. Ordan kalkınca önce Pier'deki Remzi Kitapevine, sonra da Kabile kitapevine gittik. Ben yeni çıkan Yılmaz Gürbüz'ün "Mübadiller" kitabını aldım (e kan çekiyo tabi) , sonra da vapurla tekrar döndüm. Döndüğümde babam da tam bizim evin kapısındaydı. Bana uğramış. Neyse ki tam zamanında gelmişim. Bize çıktık, biraz oturup çene çaldık. Ben aldığım kitabı anneme yolladım, önce o okusun, benim elimde var zaten 2 tane. İşte böyle de güzel bir gündü.

Derseniz ki 15 tatil ve sonrasında neler yaptın diye; yeğenimle hayvanat bahçesine, neşeli ayaklar filmine gittik. Bostanlı'da sahilde dolaştık, parka gittik. Biz kafede 2 kardeş oturup muhabbet ederken o önümüzde oynadı , toprakla boğuştu. Tabi bu arada klan halinde (biz, kardeşim, annemler, teyzemler) her gün birinde akşam yemeği yedik. Ama sayılı gün, perşembe günü döndüler. Cuma günü eski bir arkadaşım bana geldi. Cumartesi yeni ev alan(bugün de buluştuğum) arkadaşıma ev tebriğine gittim. Pazartesi annem, salı temizlik ve biraz alışveriş, çarşamba halamları ziyaret, perşembe emekli altın kızlar toplantısı. Hafta bitti bile.

Haftasonu dinlenmek istiyorum ama evde 2 erkekle nasıl dinlenilebilinirse o kadar. Ben gene hevesimi önümüzdeki haftaya saklasam iyi olacak galiba.

Çarşamba, Şubat 14, 2007

Sevgililer Günü

MySpace Sevgililer gününüz kutlu olsun. Kimi, neyi seviyorsanız, onunla olan sevginiz hiç bitmesin. Bu eşiniz, arkadaşınız, evladınız, kediniz ya da ana-babanız olabilir. Ben evlat sevgisini tattıktan sonra hiçbir aşkın bunun önüne geçemeyeceğine inanıyorum. Allah herkese bunu tatmayı nasip etsin. Neyse, uzun lafın kısası;

SEVGİLİLER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

Salı, Ocak 30, 2007

Son Günlerde

Uzun zamandır yazamadım ama koşuşturmacadan fırsat bulamadım. Bir de malum okullar tatil. Cumartesiden beri bilgisayara, oğlumdan fırsat bulabildiğim dakikalarda bakabiliyorum. Yani ancak o arkadaşları ile buluşursa. Eh, bir de dün kardeşim ve yeğenim İstanbul'dan gelince bilgisayarla olan bağım neredeyse sıfıra indi.

Şu anda da eşim ve oğlum "çıtır kızlar" filmini seyrettiklerinden fırsat bulup yazabiliyorum:)

Uzun uzun neler olup bittiğini yazamıyacağım. Özet geçersem; öncelikle oğlumun karnesini güzel. Teşekkür falan olmadı bu sömestrede ama en azından zayıfı yok, buna da şükür. Çünkü fen-matematik bölümünü seçmişti. Gerçekten zor bir bölüm.
Dün ise kardeşim ve yeğenim geldi. Gelinimiz yeni yılla birlikte banka değiştirdiğinden izni yok, o gelemedi. Yeğenim nasıl uzamış, nasıl dillenmiş anlatamam. Havanın güzel olmasından istifade bugün onu hayvanat bahçesine götürdük. İstanbul'da hem çok uzaktaymış(Darıca'da) hem de çok pahalıymış giriş ücreti falan. Burada giriş ücreti 1.25 YTL. Üstelik çocuklara para ödenmiyor. Bizim gibi güzel havadan yararlanmak isteyen bir sürü kişi de çocuğunu alıp gelmişti. Tabi, erkek çocuk olduğundan aslanların, kaplanların, fillerin ve yılanların önünden zor ayrıldı. Yanaklarını , dudaklarını şişire şişire "Ne kadar kocaman, ne kadar kuvvetli" diye diye dolaştı. Çıkışta da lunaparkta bir iki oyuncağa bindirdik. Eve gelince de bu kez gördüğü tüm hayvanları tek tek taklit etti. Babaannesi ve dedesine detayları ile anlattı. Perşembe günü de
"Neşeli Ayaklar" filmine gideceğiz. İlk kez sinemaya gidecek. Bakalım nasıl tepki verecek. Gerçi kendi gitmek istiyor. "Halacım, ben hiç sinemaya gitmedim. Beraber gidelim mi?" diye kendi teklif etti. Ama çocuk bu güven olmaz. İlk 5 dakikada korkup dışarıda çıkabiliriz. Bakalım, o nasıl isterse öyle olacak. Haftaya perşembeye kadar burdalar. Her anımızı birlikte değerlendimeye çalışıyoruz.

Şimdilik bu kadar. Herhalde bir daha onlar gittikten sonra yazabilirim. Çoğu bloğa giremiyorum bile, zamansızlıktan. Okullar açılınca ve bilgisayar bana kalınca hepsini okuycam. Hem biriktirip okumak daha zevkli oluyor.