Çarşamba, Temmuz 07, 2010

Tatildeyiz

Malum babam ameliyat olmuştu. Cuma günü hastaneden çıktı. Cumartesi günü akşamı biz Çeşme'ye geldik. Hiç içime sinmiyor. Tamamen eşimin zorlaması ile. O bir yıldır bu tatili bekliyormuş. Emekli olmuş, bütün yazı yazlıkta geçirme hayalleri kurmuş, zaten yaz bitiyormuş söylenmeleri ile beni bezdirip buraya geldik. Allahtan kardeşim yanlarında. Biraz öyle teselli ediyorum kendimi. Cumartesi günü önce annemlere uğradık, oradan da doğru Çeşme'ye geldik. Herhalde isteksizliğimden kaynaklandı, boğazlarım feci durumda. Sesim erkek gibi, boğazım sürekli yanıyor. Geçer diye sürekli ılık şeyler içtim, limon sıkıp, içine tuz koyup gargara yaptım ama banamısın demedi. Bugün antibiyotiğe başlıyacağım sanırım. Gelirken gelin kızımız da geldi bizimle birlikte. Günler yemek yapmak ve denize/havuza girmekle geçiyor. Bir de akşamları Çeşme'de dolaşmakla. Buraları çok serin. Akşam pike örtmeden uyunmuyor. Ama ben bu rutinden sıkıldım. Ben babamı görmek istiyorum. Aklım onlarda. İzmir sıcakmış, falan filan, o klimaları neden taktırdık o zaman? İşe yarasınlar, di mi?

Burada düzen de daha farklı oluyor. Sabah kahvaltıları 12 gibi. 4 gibi öğle yemeği, 9 gibi de akşam yemeği yeniyor. Her gün en az 3 çeşit tencere yemeği pişiyor. Izgara/mangal kısmı hariç. Ben daha sabahtan herkes uyurken 2 çeşit sebze yemeği yapıyorum. Yemekten önce de makarna ya da pilav gibi bir yardımcı yemek daha. Anca, 4 büyük 2 öğün yiyince evde sürekli bir yemek pişirme ve yeme halleri oluyor. Buna bir de denize girmenin verdiği iştah açıklığı da eklenince tutmayın bizi.

Her sabah önce verandayı yıkıyorum, çimenleri suluyorum. Sonra kuş sesleri eşliğinde b.sayarı açıyorum. Gerçi sıcaklar arttığından beri cırcır böceklerinin sesi kuşların sesini bastırmaya başladı. Bu saatler en sevdiğim saatler. Yalnızım ve etrafta insan sesi yok. Bir diğer sevdiğim olaysa akşam 7 gibi havuza girmek. Genellikle çoluk-çocuk gitmiş oluyor, pek kimse kalmıyor. Ben havuzda (genellikle yalnız) yüzerken kırlangıç ve serçeler uçarak pike yapıp havuzun suyundan içiyorlar. Nasıl güzel bir görüntü anlatamam. Onları takip etmek bile zevk veriyor insan.

Ben artık ufaktan ufaktan yemek işine girişeyim. Tatildekilere iyi tatiller, çalışanlara iyi mesailer, evde oturanlara iyi günler...

Cumartesi, Temmuz 03, 2010


Uzun süredir yazamadım yine. Ama bu kez sağlık sorunları nedeni ile. Babam bu yaz da ameliyat oldu. Artık her yazı deniz kenarı yerine hastanede geçirmeye başladık. Bu kez basit bir ameliyat olduğundan gırgır geçebiliyorum. Geçen seneki gibi kalça kırığı falan olsa bu kadar rahat yazamazdım bu konuda. Babamda bu kez de fıtık çıktı, hani şu Cem Yılmaz'da da olandan. Hatta kalkan balığının düğmelerinden yapıştırıp hiç doktora gitmeyelim diyorduk ama :)) Ha, bu kalkan balığı ne iş diyenler bir zahmet Cem Yılmaz seyretsin ya da bilenler bilmeyenlere anlatsın:))
İşin şaka kısmını geçersek, babam Mayıs ayı sonu gibi sağ kasığında yumurta büyüklüğünde bir fıtık olduğunu söyledi. Hemen doktora gittik. Doktor ayrıca sol kasıkta ve göbekte de olduğunu söyledi, yani 3 tane. Şok olduk tabi. Hemen ameliyat sırasına alındı. 15-20 gün içinde aradılar ameliyat için. Ama tabi öyle hemen ameliyat olamıyorsun. 2 gün de tetkikler sürdü. Tahliller, EKG, akciğer filmi, dahiliye doktoru, anestezi doktoru. Hepsi tamamlandı hastaneye yattı, bu kez orada üşüttü herhalde, hem alttan hem üstten gidiyor. Ameliyat yine ertelendi. Neyse ki hastanedeyiz, hemen serum bağladılar, ertesi güne bir şeyi kalmadı ama bu kez de çarşamba olmuştu ve o gün ameliyat yoktu. Perşembe günü ameliyat oldu, ertesi gün de (yani dün) sabahtan hemen taburcu ettiler. Şu an evde dolaşıyor, bitkin değil, iştahı açık, maşallah (lütfen burayı okuyan herkes tahtaya vurup kulağını çeksin ve 41 kere maşallah desin) hiç ameliyatlı gibi değil. Mesela dün sabah taburcu olunca saat 10.30 gibi evdeydik. saat 11'de ailece kahvaltıya oturduk, gülüş ahenk yedik, muhabbet ettik. Sanki evde hasta yok gibiydi. Ay, bi daha 41 kere maşallah diyor, dilimi ısırıyorum. İnşallah böyle de gider. 10 gün sonra tekrar hastaneye gidicez, bantları açılacak. Tabi dikkat etmesi, ağır kaldırmaması lazım artık. O konuda canının kıymetini hiç bilmez, ben de ona çekmişim gerçi. Ölecek duruma gelsek, yine de kuyruk her daim dik olacak, kimseden yardım istenmeyecek, kendi işini kendin yapmaya çalışılacak, kimseye eziyet vermemeye çalışılacak. Ama insan hastaneye gidince sağlığın ve yaşamın kıymetini daha iyi anlıyor. Bu güzel cumartesi gününde kimsenin moralini bozmak istemiyorum ama gerçekten herşey boş şu dünyada. Babamın yattığı odada 24 yaşında kanserli bir çocukcağız vardı. O çocuğun durumu, ana-babasının çaresizliğini görünce binlerce kere şükrettim durumumuza. Bırakın bir şeyler eksik olsun, birileri ne derse desin, yeter ki sağlığımız yerinde olsun, allah devasız dert vermesin, gerisi boş çünkü. İşin sonunda yalnızca yaşadığımız güzel anlar yanımıza kar kalıyor. Bakıyorum blog açacak ya da en azından okuyacak durumda olan hepimizin maddi durumları en azından orta sınıf düzeyinde. Herkesin kendine göre maddi anlamda bir şeyleri var. Daha fazla hırsın anlamı yok. Sarılın evlatlarınıza, sevdiklerinize, gerçek dostalarınıza. Hepsi ve siz de sağlıklıysanız geri kalan her şeye çare var.
Bu güzel Temmuz gününde herkese iyi tatiller, sağlık dolu günler...

Perşembe, Haziran 17, 2010

Dünya Kupası


Evde 2 adet erkek olunca, biri emekli diğeri de sınavlar nedeni ile evde olunca ben de Dünya Kupasını yakinen takip etmek zorunda kalıyorum. Gerçi benimki daha çok göz ucu ile arada bakmak.

Tv'nin Türkiye'de yeni yeni yaygınlaşmaya başlamasının da etkisi ile net olarak hatırladığım en eski Dünya Kupası 1974'teki kupadır. Finali Almanya( tabii o zamanki adı Batı Almanya) ile Hollanda oynamış ve Almanya Hollanda'yı 2-1 yenerek kupayı (maalesef) almıştı. Biz o yaz Bodrum'daydık ve ben erkek Fatma olarak kaldığımız M.ercan Pansiyonun alt katındaki hem yemek yenilen, hem tv seyredilen ya da yalnızca oturulan bahçesinde serin serin, tv'den babamla birlikte izlemiştim finali. İşte o finalde herhalde babamın da etkisi ile Hollanda'yı tutmuş ve maç sonunda çok üzülmüştüm. Bir diğer hatırladığım şeyse o kupada ilk kez bir Türk hakem, Doğan Babacan maç yönetmişti. Hey gidi günler hey. O zamandan beri her türlü uluslararası futbol turnuvasında, eğer Türkiye yoksa , Hollanda favorimdir. Dünya Kupalarında ise buna bir de Brezilya eklenir. Yani ikisinden biri kazansın da farketmez. Yürüyün be portakallarım (Hollanda), sambacılarım (Brezilya) kim tutar sizi.

Yukarıdaki resim, Dünya Kupasının resmi maskotu Zakumi adlı leopara ait. Ben de bu yazı için görsel bi şeyler ararken buldum ve öğrendim.

Zakuminin anlamını postu yazıp yayınladıktan sonra öğrendim, onu da paylaşayım dedim. Zakumi, Za ve kumi sözcüklerinin birleşiminden oluşmuş. Za: Güney Afrika Cumhuriyetinin uluslararası trafik kodu. Kumi: Afrika dilinde 10 demekmiş. Yani; Güney Afrika 2010'nun kısaltması. Bu da böyle küçük bir bilgi olsun.

Pazartesi, Haziran 14, 2010

İyi ki Doğdun Belgin




Canım arkadaşım, iyi ki doğdun, iyi ki varsın, iyi ki arkadaşım, dostumsun. Bu pasta da ne biçim deme sakın. İnternetten buldum, pırlantalı pastaymış, fiyatını yazmıyorum, hediyenin parası söylenmez, ayıptır diye:)))
Düşündüm, düşündüm, benim kokoş arkadaşıma da böylesi bir pasta yakışır dedim. Nice yıllara Belginim.

Cuma, Haziran 11, 2010

Gündem

Bugün internetten gelen bir mesajı sizlerle paylaşmak istiyorum;


"Bir hafta önce yurt dışında gazetecilik yapan bir arkadaşımla sohbet ederken AKP ve AKP’nin başı için dedi ki;

“Kendilerini kurtarmak için savaş çıkarmak istiyorlar.”

O gün bu cümle üzerinde fazla durmamıştım ama İsrail ile Türkiye arasında ki gelişen olaylara bakınca mümkün olabilir diye düşündüm.

Baykal’a kurulan tuzağın geri tepmesi ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun ilk genel seçimden sonra gelecek Başbakan gibi yorumlanması AKP için adeta bir korku tünelinin giriş biletiydi.

Demokrasi ile şeffaf bir şekilde idare edilen ülkelerde bir seçimle gelip, başka bir seçimle muhalefete düşmek normaldir ama AKP için değil. Çiftçisini, işçisini, doktorunu, bakkalını, eczacısını, Ordusunu karşısına almış bir hükümet için iktidardan düşmek… Korkutarak susturdukları nın korku ortadan kalkınca ne yapacağını bilememek… Var olduğu söylenen gizli holdinglerin, onun-bunun üzerine kurulduğu anlatılan işletmelerin akıbetini bilememek… Yüce divan yolları ve arkalarında biriktirdikleri nefret… Talat giderken (delil bırakmamak için olsa gerek) bazı belgeleri yok etmeye kalkmıştı. AKP ve Başı, ne kadar kayıt dışı olsa da, birilerinin kayda almış olabileceği görüşmelerin ve sözlerinin ortaya düşmesi korkusu…

Anayasayı değiştiremeden, yargıyı kendi lehlerine fetva verecek ulema haline getiremeden iktidar ya elden giderse? Deliğin etrafında gezinmek, yüzlerce korumaya rağmen nefret dolu tepkilerden kurtulamamak…

16 Nisan tarihli yazısında Savaş Süzal şöyle diyordu:
“Gelelim Başbakan’ın iki günlük Washington temaslarına. Erdoğan ABD başkentine Pazar gecesi geldi. Pazartesi sabahı ise 4 milyon dolar bağışla George Mason Üniversitesi içinde kurulan bir bölümde düzenlenen ısmarlama bir konuşma yaptı. Salonun yarısı Türk geri kalanı Arap ve beş on Amerikalı vardı.
Bir de dikkatimizi çeken şey; Erdoğan’ın Washington’da İsrail lafını ağzına aldığını görmedik. Ne olduysa birileri kulağını mı büktü ne, hiç İsrail demedi. Pardon George Mason Üniversitesinde toplam 60 kişi önünde konuşurken son olarak söylemişti. Orayı da Türkiye’de, konferans verdim diye sattı. Aslında zirveye gelen liderler arasında kabile reisi gibi, çoluğu çocuğu, kızı oğlu, yedi sülalesiyle gelen tek lider bizimkiydi. Karısından ayrılmayan Fransa Devlet Başkanı Sarkozy bile yalnızdı.

İki günlük ziyaret sırasında oldukça garip şeyler de oldu. Örneğin bizim heyete 40 araba kiralanmış ve bunlara 200 bin dolara yakın para ödenmiş. Ayrıca heyet için otele Divan lokantasından 300 pide yaptırılıp gönderilmiş, adam başına 15 tane falan düşüyor.”

İşte bu Başbakan şimdi tutmuş “biz kabile devleti değiliz” diye bağırıyor. Biz kabile devleti değiliz de, siz kabile şeyhi gibi görüntü veriyorsunuz maalesef.

PKK saldırırken sınır ötesi harekat talebine ayak direyen Başbakan, kamuoyu baskısı sonucunda meclisten sınır ötesi harekat için yetki çıkartmak zorunda kalmıştı. Sonra ne oldu? “Bir de ABD’ye gidip konuşalım bakalım” diyerek kendi devletinin güvenliğini sağlama iznini ABD’ye bağlayarak kabile devletin kabile başkanı gibi hareket etmişti.

Kendi ordusunun başına geçirilen çuvaldan, üç MİT mensubunun Barzanicilerce derdest edilip şehit edilmesinden onuru incinmeyen ve hesap soramayan, o Barzani’yi de “kardeşim” diyerek kucaklayan bir Başbakan’ın bıyıkları gelip geçene yol olur.

İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’nü dağınık olduğu için kontrol edemediği ve Hamas’ın İsrail’in desteği ile kurulduğu iddialarını Başbakan’a anlatacak kapasitede bir danışmanı var mıdır acaba? İsrail Filistin’e saldırdığında o hayran oldukları Araplar’ın petrol fiyatlarının yükselmesi ve bu kirli savaşın getirdiği para nedeniyle Filistin için çözüm istemediğini Başbakan’a kim anlatacak? Yoksa biliyor da, kendisi de siyasi rantını mı yemeye çalışıyor?
Sayın Başbakan, size ve bu Filistincilere asla inanmıyorum! Neden mi?

İHH için alınan gemilerin para kaynağını geçsek bile, havada kalan ve cevap bekleyen çok soru var. Siz Irak’ta Müslümanlar öldürülürken daha rahat öldürülmeleri için ABD ve müttefiklerine Türk hava sahasını açmadınız mı? Iraklı Müslüman kadınlara tecavüz edilirken ABD’nin tecavüzcü, katil, sapık askerleri sağ salim memleketlerine dönsün diye dua etmediniz mi?

Çin Uygur Türkleri’ne katliam uygularken, Müslüman Türk kadınları kısırlaştırılırken “biz Çin’in bütünlüğünden yanayız” demediniz mi? Ermeniler’in ülkemize yasa dışı yollardan girip kaçak çalışmasına göz yumarken ülkemize sığınmış Çeçenler’in çocuklarını okutamadığını ve çalışma izinlerinin olmadığını bilmiyor musunuz? Sizin için Yunanistan’da baskı altında kalan ve Türk oldukları inkar edilerek kendi müftüsünü seçmesi engellenen Batı Trakya Türkleri bir şey ifade ediyor mu? Yunanistan geziniz sırasında Rum Pontus soykırım anıtı dikilerek atalarımıza iftira edildi ve siz bu durumdan hiç rahatsız olmadınız.

Sıfır terörle teslim aldığınız ülke yönetimi şimdi hangi noktada Sayın Başbakan? Terörü 1993 noktasına yeniden taşıdınız. Hatta daha da ileri götürüp şehirlere yaydınız. Siz geleli kaç Mehmetçiğimizi kaybettik bir bilginiz var mı? Şehirlerimiz PKK terörüne mahkum edildi. İstanbul’da, Ankara Ulus’ta patlayan bombalar ve parçalanan genç kızlarımız… Gözünüzde bir Filistinli’ye eşit olması için daha kaç bin Türk Vatandaşı şehit edilmeli Sayın Erdoğan?

Baydemir küfrediyor, siz sağırı oynuyorsunuz. DTP’li vekiller Türkiye’yi kan gölüne çevirmekle ve Türk Halkını diz çöktürmekle tehdit ediyor, gıkınız çıkmıyor. Evlat acısıyla birkaç kelam etmiş şehit babasını sıkılmadan mahkemeye verip mahkum ettiriyorsunuz. Bir damla vicdanı olan bu duruma isyan eder ama vicdanlar susmuş. Kuru ağaçtan düdük çıkar mı Sayın Başvekil?

Şehit cenazelerine katılıma yasak geliyor ama Filistin için Taksim emirlere amade. Şehit Mehmetçikler için bir damla gözyaşını göremediğimiz eşiniz Filistin için gözyaşı akıtmıştı. O Filistin ki, terör örgütlerinin Türkiye’ye saldırmak için eğitim aldığı yer. O Filistin ki; Ortadoğu ülkeleri ile yapılan bir toplantıda “Osmanlı Ortadoğu’dan ayrılalı kargaşa devam ediyor” diyen Türk konuşmacıya İsrailli yetkili ile birlikte itiraz ediyor.

İHH yardım gemisi gitmeden İsrail olacakları söyledi. İsrail nasıl bir devlettir ortada iken, AKP nasıl bir hükümettir ki, o insanları ateşe attı. Şimdi kalkmış ucuz nutuklar atıyorlar. Bizim Anadolu’da bunlar gibilerle “kendi başını düzemeyen gelin başı düzüyor” diye alay ederler.

Sizleri Irak’ta Müslümanlar katledilirken, Uygur Türkleri katledilirken, Mehmetçiklerimiz, fidanlarımız kahpe kurşunlarla şehit edilirken de Taksim’de, yardım konvoylarında görseydim inanabilirdim. Dahası yanınızda da yer alabilirdim ama; yüreği çatallı olanlara, katilin birini alkışlarken diğerini eleştirenlere, küçüğüne posta koyup büyüğüne tapanlara, kan üzerinden siyasi rant uman zavallılığa sadece acıyabilirim.

Ülkeler ekonomik tıkanmışlıklarda savaşı bir kurtuluş olara görmüştür. AKP yolun sonuna geldiğini ve baskı ile sakladığı yolsuzluk ve verdiği tavizlerin ortaya çıkacağını düşünerek paniğe kapılmış olabilir. Bir savaşı kendisi için kurtuluş çaresi olarak görebilir. Yalnız unuttukları bir şey var. Sürekli operasyon yaptırdıkları, yandaş ve devlet destekli basınlarına sürekli dövdürttükleri Ordu bunlar için savaşır mı?

Bir hatırlatma daha:

Sayın Başvekil, İngilizler'in özel yetiştirdiği casuslar Osmanlı topraklarında batıl olan KADERİYE tarikatını kurdu. Kaderiye mensupları şeytanın yolundan giderek günah işlemeyi de kadere bağlayıp Allah’ı suçlar. Siz tedbir almayarak madencilerin ölmesine sebep olan taşeronu aklayıp Allah’ı suçladınız ve batıl olan KADERİYE tarikatı mensubu gibi açıklama yaptınız. Osmanlı’nın çökmesine neden olan anlayışlardan birisi de İngiliz casuslarının dine soktuğu bu anlayıştır. Madem sizin kader anlayışınız bu, o zaman sizin anlayışınıza göre biri çıkp ta, İsrailliler’in yardım gemisine saldırıp ölümlere sebep olması da bir kaderdir derse ne diyeceksiniz( !)? İşte bu yüzden büyüklerimiz diline hakim olamayıp aklına geleni konuşanlara; “Dilim, sensin zorum” demiştir.

İsrail terörist bir devlet gibi davranmıştır, Filistinliler’e yaptıkları bir insanlık suçudur. Hepsi tamam ama “kendi başını düzemeyenlerin gelin başı düzmeye kalkması” trajik bir durumdur.

Pek Sayın Erdoğan ne yaparsa yapsın, yolun sonu görünmüştür. Korkunun ecele faydası yoktur. Asiye nasıl kurtulur filmi gibi AKP’nin nasıl kurtulacağı bu milletin derdi değildir! Bu ülke ancak ve ancak kendi bekası için savaşır. Tayyip Bey çok meraklıysa Filistin’e başbakan olabilir.

AKP ve BOP Eş Başkanının mecburiyetleri Türk Halkı’nın mecburiyeti değildir! Bu da böyle biline. "

Perşembe, Haziran 10, 2010

Geçecek.....


Bir önceki postu Çe.şmeden yazdığım gün, bir yağmur başladı ama şakır şakır değil de çisil çisil, nasıl güzel anlatamam. Tüm gün yağmasına rağmen hava fazla serin olmadığından balkonda da oturabildiğimizden hiç de sıkıcı gelmedi bize yağmur. Biraz gazete, kitap biraz yazlıkların vazgeçilmez oyunu "okey" derken akşam oldu, Ilıca'ya meşhur "D.ost P.ide"ye gittik. Orada bir arkadaşıma rastladım, biraz lafladık. En sevdiğim pide olan kuşkaş( kuşbaşılı, kaşarlı) yedim, üzerine de tatlı niyetine ortaya tahanlı pide söyledik. Oradan Çe.şme'ye geçip çarşıda dolaştık, eve döndüğümüzde herkes yataklara zor attı kendini. Pazar günü yağmur dindi ama denize girilecek kadar da sıcak değildi. O gün ise, Il.dırı'daki tepedeki kahveye gidip gözleme yedik ki gözleme bahane, manzara şahanedir orada. Pazartesi günü ise fırtına vardı. Ben biraz evi topladım, havluları, çarşafları yıkadım, çocuklar ders çalıştı, akşam üzeri yola çıktık, evimize geldik.

Salı günü temizlik ve faturaları, kartları yatırma işi ile uğraştık. Dün Bospa (Bos.tanlı pazarı) ziyareti, ardından bozulan uydu yayın için adam bulma, yaptırma akşam oluverdi hemen. Bugünse anneme gitmek istiyorum. Cuma 1 saatliğine uğramıştım ama anneciğime yetmiyor, uzun uzun muhabbet istiyor. Yazlıktan pazartesi akşamları döndüğümüz için pazartesileri anneme gidememeye başladım. Birazdan çıkarım. Akşamdan yemeğimi yaptım ki bugün rahat olayım. Eşim de arabayı vizeye götürdü. O da aradan çıkıversin.

Yarınsa bir arkadaşımla buluşucam. O Bostan.lı'ya gelecek, buralarda takılıcaz. Epydir görüşememiştik, muhabbet birikti.

Bu hafta sonu Çe.şme'ye gitmiyoruz, oğlum evde daha rahat ders çalıştığını söylüyor. Eh, o çalışsın da biz her yere razıyız. Hep söylüyorum, önce sağlık ama sonrasında tek dileğim oğlumun şu seneyi geçmesi, kalmaması. Yoksa olacaklardan korkuyorum. Neyse, iyi düşünelim, iyi olsun di mi? Acaba 40 kere söylersem, olur mu ki? Geçecek, geçecek, geçecek..............

Not:Foto, getty images'den ama hem saçları hem de ders çalışmada ki istekli tavrı aynı benim oğlum:))

Cumartesi, Haziran 05, 2010

Çeşme'den Bildiriyorum:))


Dün akşam geldik buraya. Oğlum dersinden döndü, ufak bir çanta yaptık, kızımızı da aldık, önce araba vapuru ile Üç.kuyulara geçtik ki ne zamandır bir türlü saatini denk getiremediğimizden hep körfezi dolaşmak zorunda kalıyorduk, üstelik cuma trafiği feci oluyor, neyse Çe.şme'de önce Ta.nsaş'tan alışveriş sonra fiş, sonra da doğğğru evimize. Kızımız et, tavuk sevmiyor, bu durumda hemen köfte, patates, makarna eşsiz üçlüsü hazırlanır, alınan hazır mezeler falan saat 10'da biz daha yeni akşam yemeğimizi yiyorduk. Sonra çerezdi, meyveydi derken onlar biraz ders çalıştılar. Önümüzdeki hafta kızımız final sınavına giriyor, İng. hazırlıkta. Oğlumun önümüzdeki haftası tatil ama sonraki 2 hafta da onun finalleri var, işi zor yani. Şimdi herkes uyuyor. bense kalktım, kuş sesleri arasında önce balkonu güzelce yıkadım, açtım b.sayarımı, ooohh benden keyiflisi yok. Böyle herkes uyurken (herkes derken yalnız ev ahalisi değil, tüm site neredeyse), kuş sesleri, iğde kokuları arasında hafif bir de serinlik varken değmeyin keyfime, en sevdiğim saatler.

Bu keyfi daha fazla almak için Çenebaz şimdilik kaçar...

Herkese iyi, mutlu, keyifli bir hafta sonu...

Not:Resim bizim bulunduğumuz yerdeki Pı.rlanta plajı, internetten aldım.

Salı, Haziran 01, 2010

1 Haziran


Hayat Bilgisi derslerine göre bugün resmi olarak yaz geldi, yani en sevdiğim zaman dilimi. Ama niye içimde buna uygun coşku yok? Ülke ve dünya gündemi can sıkıcı. Hangi birine üzüleceğini şaşırıyorsun. Sevinçlerimiz bile buruk buruk ve yarım.

Ben de uzun süredir gene sallamışım burayı. Blog yazmak artık çok cazip gelmiyor nedense. Okuması öyle değil ama. Öteden beri baktığım blogları yine zevkle izliyorum, yorum bırakıyorum ama kendim yazmak istemiyorum. Sanırım böyle kör topal devam eder, 1 yazar 3 yazmam.

Geçen hafta jinekoloğa gittim. En son (utanarak söylüyorum) 98'de gitmişim. Bir de 2007'de mamografi çektirmişim o kadar. Şehirli Kezban Çenebaz:)) Smear testi yaptırdım, mamografiyi bu hafta çektireceğim. Biraz da kendime bakayım dedim.

Cuma günü öğleden sonra yazlığa gittik, pazartesi günü de öğlene doğru döndük, öğleden sonra oğlumun dersi vardı çünkü. Cumartesi günü deniz sezonunu açtık. Hava çok sıcaktı ve deniz de çok güzeldi. İyi bir dinlenme oldu benim için. Sanırım bu hafta sonu da cumadan gideriz yine. Gerçi sitede daha pek insan yok, marketi bile açılmadı ama daha güzel oluyor. Ortalık sessiz sakin, sabah kuş cıvıltıları ile uyanıyor insan. Vücut kadar ruh da dinleniyor ki şu aralar en çok ihtiyacım olan şey.

Herkese iyi haftalar...

Pazartesi, Mayıs 17, 2010

Mercimek Köfte


Cumartesi eşimin doğum günüydü. O gün kahvaltı sonrası birlikte dışarı çıktık. Annemle babam "siz istediğinizi alın, biz parasını verelim" dediler. Annem ayaklarından dolayı dışarı çıkamıyor, e babam da erkek pek anlamaz hediye işlerinden. Hem daha iyi oldu, ihtiyacı olan birşeyler aldık. Önce bizim oralardaki dükkanları dolaştık, kendine lacivert, çizgili bir tişört beğendi. Gerçekten de ihtiyacı var. Yazın belki sık yıkandığından ertesi yaza tişörtler pek yeni olmuyor. Babamların hediyesi olarak onu aldık. Daha sonra K.arşıyaka'ya yürüdük. Orada da başka bir tişört beğendi, onu da ben aldım hediye olarak. Benim aldığım ise beyaz, polo yaka, yakasının kenarında mavi ve lacivert ince 2 çizgi var. Her ikisini de çok severek aldı, güle güle kullansın. Oradan d.igitürkü yatırmak için A.laybeye yürüdük. Fatura işi bitince aklımıza geldi, o civarda oturan iyi görüştüğümüz bir arkadaşımız var. Telefon ettik, dolmuştaymış, 15 dakikaya evdeyim dedi. Biz de ona sahildeki kafelerden birine gelmesini söyledik. 15 dakika sonra arkadaşımız da geldi. Saat 4.30 olmuştu ve 11'de yediğimiz kahvaltıdan beri açtık. Hemen birşeyler söyledik, yedik, içtik, muhabbet ettik. 6 gibi ayrıldık. Yine yürüyerek eve geldik. O kadar yürüme sonrası hemen bir duş aldık. Zaten saat 8'i buldu. Oğlum gidip gelin kızımızı aldı, eve getirdi. Hediyelerini verdiler (tripod almışlar) Eşim nasıl mutlu oldu anlatamam, çok istediği bir şeydi. Sonra da hep birlikte çıkıp dışarıda yemek yedik. Saat 11 gibi gençler bizden ayrıldı, biz evimize döndük, onlar geceye aktılar:)) Oğlum geldiğinde saat 2 civarıydı. Ben tabi o saate kadar uyumamıştım. Ne zaman o kapıdan girdi, ben hemen yattım ve hemen de uyumuşum.

Dün bütün gün evdeydik. Bir gün öncesinin uzuun yürüyüşünden dolayı benim adım atacak halim yoktu valla. Uzun bir kahvaltı keyfi yaptık, gazeteleri okuduk, öğleden sonra k.valide ile teyze geldi. Evde hazır mini pizzalar vardı, onları ısıttım, lor kurabiyem de vardı, çayla birlikte yedik. Akşamsa malum şampiyonluk maçları vardı. Biz eşimle Be.şiktaşlıyız ama oğlumuz Fe.nerli. Her ne kadar Fe.neri sevmesem de evlat sevgisi ağır basıyor. Bir yanım Fe.ner kupayı alsın derken diğeri de yok yok Bur.sa kazansın dedi. Sonunda Bur.sa şampiyon oldu, oğluşum biraz üzüldü. Ama allahtan fanatik olmadığından tv'yi Sur.vivor'a çevirdik, unuttuk gitti hemen. Gerçi sabah onu gazetelerden okuduğum Fe.ner geyikleri ile kızdırdım ama o kadar olsun artık:))

Birazdan çıkıp anneme gideceğim. Tv'de reklamlarını gördüm, K.norr mercimek köftesi harcı çıkarmış, ondan alıp, gidince orada yapmak istiyorum. Akılları fikirleri yemekte olduğundan (e kimin anası-babası onlar) sevineceklerine eminim.)),

Herkese iyi haftalar.

Cuma, Mayıs 14, 2010

Ordan Burdan


Güzel bir günün ardından yazıyorum. Son emekliler toplantımızı bugün yaptık. Kısmetse artık bir sonraki toplantı Ekim gibi olur. Şimdi kimimiz yazlık ve tadilat telaşında, kimilerinin çocuklarının ÖSS'leri var. Birbirine yakın oturanlar ara ara görüşse de böyle toplu haldeki gibi olamaz. Bugün toplantımıza eski bir arkadaşımız da katıldı. Onunla da hasret giderdik. Gittiğimiz arkadaşsa ellerine sağlık, çok güzel şeyler yapmış. Her zamanki gibi yedik, içtik, muhabbet ettik, güldük, hep bir ağızdan konuştuk, moral depoladık geldik.

Geçen cuma oğlum ve kız arkadaşı[ki bundan sonra metinde kızımız olarak anılacaktır:))] anneler günümü erkenden kutladılar. Haklı olarak kızcağız o gün programımız vardır diye Cuma akşamından kutlama yapmak istemiş. Koca bir demet çiçek ve H.alide E.dip romanı almışlar bana. Kızımız şimdiden benim zevklerimi çözdü, darısı 19 yıllık oğlumun başına:)) Pazar günü ise sabah kahvaltıya k.valideye gittik, öğleden sonra ise anneme. Hepsi bizi zaten 4 gözle bekliyorlar. Hazırlanmışlar, güzel güzel yemekler yapmışlar. Hediyelerimizi verdik, birlikte yemek yedik, öpüştük, koklaştık ve bir anneler gününü daha idrak ettik:)) İnşallah daha nice anneler günlerinde birlikte oluruz.

Pazartesi günü teyzemi yine hastaneye getirdiler, çok ağrısı varmış. Ancak çok ilginçtir ki bir türlü net bir teşhis koyamıyorlar. Pazartesi günü teyzemle ilgilenmek için K.arşıya D.evlet Has. tanesindeydim. Sonunda gene bir şeyin yok deyip gönderdiler. Gerçi teyzemin safra kesesinde taş var. Yaşı ve hastalıkları itibariyle ameliyat yapılamıyor. O da pek perhizine dikkat etmiyor. Sanırım ağrılar oradan kaynaklanıyor. Umarım bu kez verilen ilaçlar işe yarar.

Çe.şmeyi epeydir boşladık. K.validenin F.oça'daki eve tadilat işlerine girişilince ağırlığı oraya verdik. Evin tüm doğramaları ve kapıları değişiyor, pen yapılıyor, iç kapılar değişiyor, sonra da boya işleri olacak, kornişler takılacak ve tabii ki temizlik. Sanırım önümüzdeki hafta sonuna anca yetişir. K.valideyi evine yerleştirdikten sonra biz Çe.şmeye daha rahat gideriz. Çünkü şu an o işlerle eşim ilgilenmek zorunda.

Bu hafta sonu eşimin doğum günü. En zor kısım ne alacağıma karar vermek. 21 yıldır doğumgünü, yılbaşı, evlilik yıl dönümü derken artık aklıma orijinal bir şey gelmiyor. Önerilere açığım.

Herkese şimdiden iyi hafta sonları:))

Not: Resim bizim bugünkü toplantıyı temsilen, getty images'den. Ayrıca biz 10 kişiydik bugün:))

Perşembe, Mayıs 06, 2010

Salı, Mayıs 04, 2010

Kitap Fuarının ilk haftası aldığım Öfkeli Yıllar kitabını, yazarının "yine 600 küsur sayfa, okurken allah kolaylıklar versin" notuna rağmen bitirdim:) O kadar güzel ve akıcı yazılmış ki, 600 sayfa nasıl bitti anlamadım. 1950-53 arası Türkiye'yi daha çok siyasal açıdan biraz da yazarın kendi özel yaşamı açısından anlatıyor. Siyasal açıdan gördüğüm o günlerden bu günlere bir arpa boyu yol gitmediğimiz. Bugünlerde ülkemizde neler döndüğünü görmek istiyorsanız o günlere bakın, aynısı. Aynı yargıyı kontrol altına alma isteği, aynı basına sansür ve baskı uygulamaları, aynı yolsuzluklar, çekişmeler, kendinden olmayana tahammül edememe, en önemlisi din tacirlerine verilen ödünler. Demokrat parti ne yapmışsa bugün AKP de aynı yolu izliyor . O zaman onları 27 Mayisla durdurdular, bugün ne olur bilmiyorum, öyle bir seçenek de yok artık. Yani halk asla uyanmıyor, hatta olanlara alkış tutuyor. O günlerden bugünlere bakınca gidişatımızın çok kötü olduğu bir kez daha görülüyor. Sabah sabah iç karartıcı şeyler yazdım ama ülkemiz gerçekleri bunlar. Bugünleri doğru görmek ve doğru değerlendirmek için MUTLAKA okuyun bu kitabı, 612 sayfa oluşu gözünüzü korkutmasın, su gibi akıp gidiyor.

Bana gelince; iş güç koşuşturma, gezme. Geçen hafta pazartesi anne, salı hala ziyareti. Çarşamba kızlarla buluşma ki siz artık onların ikisini blog dünyasından tanıyorsunuz. Ama henüz taze blogger onlar, izleyin çok güzel tarifler var bloglarında. Perşembe günü de yine çook eski bir arkadaşımla(yine bankadan) Hedomla buluştum. Biraz gecikmiş bir doğum günü yaptık ona. Cuma günü ise oğlum okuldan döner dönmez , gelin kızı da(!) alıp doğru Ç.eşme'ye gittik. Pazar akşamı döndük. Fakat 2,5 gün elim sudan çıkmadı. Evi temizlettim ama diğer işler bana bakıyor. Evdeki her şeyi yıka, as, kurut, tüm tabak çanağı boşalt, yıka, tekrar yerine yerleştir, eve geldim dinlendim:))

Pazartesi klasik, anne ziyareti, dün temizlik vardı. Bu arada yine yaz geldi ailede sağlık sorunları baş gösterdi. Dün babamı doktora götürdüm, kasığında yumurta kadar bir şişlik varmış, her zamanki gibi 1 ay olmuş, bize yeni söyledi. Ne umuyor ki acaba, o koca yumrunun kendi kendine yok olacağını mı? Neyse, fıtıkmış [hani şu Cem Yılmaz'ın kaynında da olan:))] Ameliyat gerekiyor. Gerçi lokal anestezi ya da epiduralle yapılan 20 dakikalık kısa bir ameliyatmış ama sonuçta ameliyat. Haklı olarak babam gene heyecan yaptı, hazır olunca konuşup ameliyat olucak. İnşallah her şey kolay olur.

Bugün de sabahtan aç karnına gidip kan vericek(tabi ben de gidiyorum yanında) , sonra da doktorla konuşup şu rejimle bir türlü düşüremediği şekeri için ilaç almaya başlayacak artık. 1 yıldır şekeri var babamın. İnat etti, en başından ilaç almadı, ben bunu rejimle düşürürüm dedi ama başarılı olamadı. Ben de artık ilaca başla, kendine daha fazla zarar verme diyorum. Sonunda kabul etti.

Bugün öğle tatilinde bir arkadaşımızı ziyaret edicez( bir arkadaşımla buluşup gidicez) sonra da biz oradan Al.sancağa geçmeyi planlıyoruz. Biraz günlük tişrt almak lazım.

Günler böyle akıp gidiyor. Bugün aslında Bospa(Bostanlı Pazarı) var ama benim zamanım yok, haftaya belki gider, bir bakınırım neler var diye.

Gene çenem düşmüş, çok uzun yazmışım. Hadi, Çenebaz kaçar:)

Cumartesi, Nisan 24, 2010

Veni, Vidi, Vici


Yok, ben geldim( daha doğrusu gittim), gördüm ama kimseyi yenmedim. Kitap Fuarından döner dönmez yazayım dedim çünkü yarın gene Ç.eşme yolları taştan deyip yollara düşeceğiz, o yüzden yazacak vakit bulamayabilirim. Hafta sonu olmasından dolayı yine çok kalabalıktı fuar. En uzun kuyruk Turgut Özakman, İclal Aydın ve Ayşe Kulin'deydi. Nedim Gürsel Paris'ten gelememiş, o yüzden ondan imza alamadım. İhsan Oktay Anar (İzmir'de yaşıyor kendisi) sanki o da ziyaretçiymişçesine eli kolu kitap dolu standları geziyordu. Ben önce Selim İleri'ye gittim. Kuyruk falan yoktu. 25 yıllık bir kitabımı götürüp imzalattım "Hatırlıyorum". Oradan Aydın Boysan'a ve en son da Ayşe Kulin'e kitaplarını imzalattım. Yalnız Ayşe Kulin'de yukarıda da yazdığım gibi imza kuyruğu çook uzundu. Yarım saate yakın bekledim. Şimdi evdeyim, bir yandan yazıyorum bir yandan da dün getirdiğimiz erikleri yiyorum. Bu yazı biter bitmezde salona geçip şööyle bir ayaklarımı uzatıp dinlenicem, ayacıklarım ayakta durmaktan ve dolaşmaktan 45 numara oldular:))

Günün Fotosu Leylak Dalı'na Gelsin:)




Şu blog alemi ne ilginçtir ki insana yeni dostlar, arkadaşlar kazandırıyor. Artık leylak görünce direkt "Leylak Dalı" geliyor aklıma. Dün (yine) F.oça'ya gittik. K.valide yazlığın çerçevelerini değiştirmek istiyordu, buradan tanıdık bir usta götürdük . Gidince bir de baktım ki leylağımız çiçek açmış. Hemen aklıma Leylak Dalım geldi. Biraz toplayıp eve getirdim, vazoda da hemen fotoladım. Ama cep tel.ile çektiğimden renkler biraz soluk gibi. Dün yalnız leylaklar değil, tüm bahçe muhteşemdi. Güller açmış, bir kısmı da gonca. Onları da aşağıdaki fotoda görüyorsunuz. Her ne kadar GS'li olmasam da en öndeki sarı-kırmızı güle bayıldım. Tek gülde 2 renk, çok güzel.


Tabii, bi de en önemlisi eriklerimiz var, henüz çekirdekleri tam sertleşmese de yenecek kıvama gelmişler. Bir torba kadar topladık. Özellikle oğlum için getirdim eve. Dün gece arkadaşları ile gezdiğinden geç geldi, gelince de hemen yattı. O yüzden henüz erikleri görmedi, sabah(daha doğrusu bize öğlen) görünce saldıracaktır. Hiç dayanamaz, en sevdiği meyve.
Bugün yine Kitap fuarına gitmek istiyorum. N.edim G.ürsel ve S.elim İ.leri için. Gerçi henüz çok erken, daha kahvaltı bile etmedim. İlerleyen saatlerde bir program yaparız artık. Herkese iyi hafta sonları...

Cuma, Nisan 23, 2010

23 Nisan Kutlu Olsun



Google da kutluyor çocukların 23 Nisan'ını. Sabah google'a girince bununla karşılaştım, çok hoşuma gitti, sizlerle de paylaşmak istedim.

Tüm yavru bloggerların 23 Nisan bayramı kutlu olsun. Anneler , Çenebaz teyzelerinin mesajını iletin ha bebelerinize. Hepsini öpüyorum.

Çarşamba, Nisan 21, 2010

Foto


Cumartesiden başlayayım anlatmaya. Sabah kalktım, önce banyo, ardından hızlı bir kahvaltı ve kuaför. Daha sonra arkadaş toplantısına gittim. Uzun süredir görmediğim bazı arkadaşlarımı gördüm, güzel bir gün geçirdik. Oradan döndüm, bu kez akşam oturmasına geçtik. O arkadaşları da uzun süredir görmemiştik. Kahkaha dolu bir akşamdı. Ayrıca arkadaşım( ellerine sağlık) çok da güzel şeyler yapmıştı.

Pazar günü ise beklenen gündü. Kahvaltıdan sonra eşimle birlikte hemen fırladık. Hava nasıl sıcak anlatamam, doğru kitap fuarına. Yukarıdaki resmi, Oya Baydar'a evden götürdüğüm kitaplarımı imzalatırken eşim çekmiş. Ondan böyle bir şey istememiştim, haberim olmadan çekmiş. Sonradan evde gösterdi, çoookk sevindim. Fotoğrafta yandan çarklı görünen gıdılı şahıs benim.(Şöyle akşam yatıp, sabah kalksam, bi baksam eski kilomdayım, yok mu bööle bi hap, ot filan ya) Ayla Kutlu'ya "Bir Göçmen Kuştu O", İnci Aral'a "Sadakat" ve Altan Öymen'e "Öfkeli Yıllar" kitaplarını imzalattım. Kitapları o gün fuarda satın aldım. Oğluma da "Uykusuz" ciltlerinden aldık. Aslında daha bir çok kitapta aklım kaldı ama önce bunları bir bitireyim bakalım diye düşündüm. Diğer yazarlara ise zamanım yetmedi, bazılarının saatleri çakışıyordu. Aldığım ilk 2 kitabı anneme verdim, bense Öfkeli Yıllar'ı okumaya başladım. 600 sayfa, biraz zaman alacak gibi.

Pazartesi günü anneme gittim. Artık düzelmiş, o nedenle k.validem de geldi benimle. Onlara tavada börek pişirdim, hep birlikte çay keyfi yaptık. Salı günü malum bizde temizlik günü. Öğleden sonra da blog açmak isteyen bir arkadaşa gittim, yardımcı olmak için. Ama pek sınırlı oldu yardımım. Onun isteği daha geniş kapsamlı bir blog. Ama vesile oldu, uzun süredir görüşmemiştik, bahaneyle görmüş oldum onu da.

Bugün de Ç.eşme'ye yazlığa gittik. K.valide, annem, babam da bizle geldiler. Yaz geldi derken dün gece şakır şakır yağmur yağdı, bu sabahta çok serindi. Ama hiç bir şey bizi durduramadı:) Önce kale altında dönerlerimizi yedik( pek meşhurdur T.okmak H.asan), sonra belediyede ev vergimizi yatırdık, bankaya gidip site aidatını ödedik, oradan da eve geçtik. Evde akan, kokan bir yer yok ama tabi içerisi rezil gibi. Temizlik için sitenin bahçıvanına anahtar bıraktık, eşi yapacak. Cumartesi ya da pazar günü de gidip anahtarı alacağız. Bu yıl sezonu erken açacak gibiyiz. Ben genelde ilk temizliği Haziran'da yaptırırdım. Bu yıl eşim emekli de olduğundan erkenden gitmek istiyor, en azından hafta sonlarında. Gerçi daha sitede kimseler yok ama Mayıs başı gelecek emekliler varmış. Biz oğlumun okulu bitmeden hafta içi gidemesekte , programı uygun olduğundan cuma öğleden sonra gidip pazartesi öğlen dönebiliriz, bakalım o gün ola hayrola.

Yarın bir arkadaşımı çağırdım ama gelmesi kesin değil. Gelirse iyi olur, hasret gideririz. O hala çalıştığından, hafta sonları da ev işi, çoluk çocuk derken görüşmelerimiz çok aralıklı oluyor.

Cuma ise hem bayram hem de yine F.oça yolları görünüyor bize. K.validem de temizlik için birilerini ayarlayacak, önümüzdeki hafta da (eğer havalar çok soğuk olmazsa) uzun süre kalmalı gitme ihtimali var. Bahçedeki erikler geçen hafta çok küçüktü, umarım bu sefer yenecek hale gelmişlerdir. Bakıp bakıp yiyememek çok kötü:))

Şimdiden herkesin, özellikle de tüm blog çocuklarının 23 Nisan'ı kutlu olsun. Bize bu güzel bayramı, bu güzel vatanı bırakanların ruhu şad olsun.

Cuma, Nisan 16, 2010

Pazar Randevusu


Güzel bir hafta. İzmir'e resmen yaz geldi. Hele son 2 gündür ben kısa kollu tişörtlere geçtim. Bugün anneme giderken otobüsün elektronik panosu dışarıdaki sıcaklığı 32 derece gösteriyordu, yaz sanki.

Bugün gelin(!) kızımızın doğum günü. Oğlumla dışarıdalar. Bu akşam baş başa kalmak istediklerini bildiğimizden çarşamba günü bize akşam yemeğine çağırdık. Hem bir arada olduk, hem hediyelerimizi verdik. Seviyorum kızı, iyi niyetli, neşeli, hoş sohbet. Haklarında hayırlı olsun. Henüz bazı şeyler için erken ama yine de bu işler belli olmaz.

Perşembe günü F.oçaya, k.validenin yazlığa gittik. Yollar çok güzeldi. Kayınvalidem çok güzel bir bakla- enginar yemeği yapmış, çok lezzetliydi. Üstüne çaylar, kekler. Akşam üzeri döndük. Bugün de anneme gittim. Zehirlenme olayından beri epeyce toparlandı ama yine de tam iyi değil. Hala çabuk yoruluyor falan. Yaş ilerleyince toparlanmak da zaman alıyor. Yarın öğleden sonra bir arkadaş toplantısına gidicem, akşama ise başka bir arkadaşlara. Akşam gideceğimiz arkadaşlar, bize neredeyse 1-1,5 yıl önce geldiler ama biz anca fırsat bulup gidebiliyoruz. Biraz bizim oğlanın sınav hazırlığı, sonra da onların çocuğun sınavı derken bir araya gelememiştik.

Pazar günü ise Kit.ap Fu.arındayım. Aslında yarın açılıyor fuar ama o toplantıya gitmem gerekiyor, hem de asıl istediğim yazarlar Pazar günü geliyorlar;Altan Öymen, Ataol Behramoğlu, Ayla Kutlu, Deniz Kavukçuoğlu, İnci Aral, İsmet Kabaağaç Noonan, Oya Baydar, Tahsin Yücel. Bakalım hepsini görmeye ve imza almaya zaman yetecek mi? Ama ilk sıramda Oya Baydar var. Daha önceden okuduğum 2 kitabını,"Çöplüğün Generali" ve "Sıcak Külleri Kaldı" yı imzalatmak istiyorum, ilki annem , ikincisi ise benim için.

Perşembe, Nisan 15, 2010

Romantik


Bugün nedense romantikliğim tuttu. Yo.utube'da öylesine gezinirken bunu buldum.Şarkı güzel, klip güzel (Dio come ti amo filminden -miş-), sözler çok çok güzel(Türkçesi aşağıda). Hepinize mutlu, romantik dakikalar...


"tanrım! nasıl da seviyorum seni

mümkün değil
bu kadar mutluluğu kollarının arasına almak
rüzgar kokan dudaklarını öpmek
biz dünyada eşi benzeri olmayan iki aşık
tanrım! nasıl da seviyorum seni
ağlamak geliyor içimden
bütün hayatım boyunca hiç böylesini görmedim ben
böyle sevgi dolu böyle doğru
kim durdurabilir denize akar nehri
gökyüzünde güneşe doğru giden kırlangıçları
kim değiştirebilir aşkı, benim sana aşkımı
tanrım nasıl da seviyorum seni"

Not:Çeviri ek.şi söz.lükten

Pazartesi, Nisan 12, 2010

Başlıksız


Pazar günü yaptığım ekmek. Geceden makineyi kurdum. S.öke unun yeni çıkan, mayası da içine katılmış 1 kg. luk unlarından 7 tahıllı olanı almışdım. Onunla yaptım yalnız paketin yarısını kullanmak gerekiyor. Sabah misss kokulara uyandık. Sonuç her zamanki gibi mükemmeldi. Yanına sahanda yumurta, sucuk, biraz acukamsı kahvaltılıktan, peynir, zeytin, reçeller, zeytinyağlı domates ve sıcacık demli çay. Tabi ipin ucu kaçtı. Gerçi o ipin ucunu kaçırmak için bahane arıyorum ben de ya, hatta baksanıza kendi bahanemi kendim pişiriyorum:)),

Yukarıdaki yazıda makine yazarken daha doğrusu makine mi, makina mı yazmalıyım diye düşünürken, TDK imla kılavuzundan aklıma takılan diğer maddelere de baktım. Doğruları makine (makina), meyve (meyva), fasulye (fasulya) imiş. Ben hepsini parantez içindeki yazılışları gibi yani yanlış kullanıyormuşum bugüne dek. Bakalım bu saatten sonra dilimi nasıl düzelteceğim?

Cumartesi günü annem bakladan zehirlenmiş. Tüm gece kusmuş. Ama her zamanki gibi üzülmeyelim diye bize söylememişler. Pazar günü aradığımda öğrendim, apar topar gittim. Halsiz, serapa yatıyordu. Bugün tekrar gittiğimde biraz daha iyiydi, toparlanmıştı ama henüz tam iyileşememiş. Baklanın içindeki bir madde anneme dokunuyor. Bunu bilmesine rağmen yemiş. İnsanlar yaşlandıkça çocuklaşıyorlar galiba. Tabi, ona bir şey demedim. O sıkıntısı içinde bir de benim lafıma üzülmesin şimdi.

Son günlerde okuduğum en iyi yazılardan biri, uyanmak, aymak için. Ülkeme, yapılanlara çok üzülüyorum ve gelecekten korkuyorum. Umarım insanlar artık takım tutar gibi parti tutmaktan vazgeçer de gerçekleri görür, çok zayıf bir ihtimal de olsa.

Perşembe, Nisan 08, 2010

Yeni bir şey yok


Gene uzun süre yazmayı unutmuşum buraya. Ama herkesi okuyorum, ara sıra yorum bırakıyorum. Bazı günler kafamda çok güzel sıralıyorum yazacaklarımı, sonra ne oluyorsa bilmiyorum, hepsi uçup gidiyor kafamdan. Bahar yorgunluğu da var herhalde, bir isteksizlik.
İşte böyle, yuvarlanıp gidiyorum. Bu aralar oğlumun vizeleri var, ona hizmet veriyorum. Arkadaş toplantılarımız oldu, onlara gidiyorum, vs.vs. Çenebaz cephesinde yeni bir şey yok yani ya da ben ne olacağını umuyorsam artık...

Yazı özledim, gelsin artık deniz, yazlık mevsimi. Yukarıdaki resmi de ondan koydum. beni her zaman en çok dinlendiren görüntü;deniz